17 Temmuz 2012 Salı
Ya ben her şeyi çok önemsiyorum ya da her şey önemsiz... Ya ben çok nefret doluydum ya da diğer insanlar sevgi... Sanki bir denge yok, orta yok. En azından benim dünyamda... Saçma sapan kahkahalar, saçma sapan sevgi sözcükleri, saçma sapan dertler, saçma sapan yalanlar var. Ve şuan yazdığım gibi saçma sapan yazılarım. Değişmiyor hiçbir şey, değişmeyecek. Çünkü bazıları eğmiş başını önüne kaldırıp bakmıyor. Bazıları at gözlüğü takmış, baksa da görmüyor. Kaldırdım başımı ben, çıkardım gözlüklerimi. Gördüklerim hoş değil belki, ama gerçek... Her şey o kadar tuhaf ki... Tuhaf olduğu kadar komik, komik olduğu kadar acı, acı olduğu kadar gerçek... Acı zaten gerçek. Boşuna dememişler "gerçekler acıdır" diye. Saçma sapan şakalara alet edilen o söz "gerçek". 1.5 aydır o kadar değiştim ki bazen ben bile inanamıyorum kendime ve düşüncelerime. Berbat bir başlangıçla yürümeye başladım ve bir sona yürüyorum, onun da berbat olması muhtemel. Ama korkmuyorum. Yanlışlar yapa yapa, acılara baka baka, saçma sapan kahkahalardan uzaklaşarak gidiyorum ve tek başına... Gözlüklerim arkada, başım dik yürüyorum. Bazen söylediklerim saçma geliyor insanlara, delirdiğimi düşünüyorlar. Delirmiyorum ki... Sadece uzaklaşıyorum saçmalıklardan, siz yalanlarla yaşamayı seçiyorsanız ben ne yapabilirim ki? Anladığıma yada hissettiğime dair rol yapmayı bıraktıysam, içimden geldiği gibi davrandıysam, bomboş bir şeye gülmediysem ve bunların yerine gerçekleri tercih ettiysem deli mi sayılıyorum ben şimdi? Eğer böyle düşünüyorsanız üzülürüm. Ben deli değilim ve deli olmak da istemiyorum çünkü. O kadar akıllı, korkusuz ve farkına varılmayan şeylerin farkında olmayı kim ister ki? Hepiniz öyle tatlı bir uykudasınız ki... Şş, sessiz olun, kimseyi gerçeklere ve deliliğe uyandırmayın. Ben gerçeklere uyandım, siz biraz daha uyuyun burası "acı"...
14 Temmuz 2012 Cumartesi
Değerimi mi kaybediyorum yoksa hep mi değersiz biriydim bilemiyorum. Kendimi çok yüksekten düşüyor gibi hissediyorum. Sanki sığınağım işgal edilmiş, her şeyim yağmalanmış ve beni yüksek bir tepeden atmışlar gibi... Gözümün önünden geçiyor her şey düşerken. "Nasıl böyle oldu?" sorularına bir cevap bulamıyorum çoğu zaman ama "nasıl böyle oldum?" sorularına hep cevaplarım ve bahanelerim var. Düşüyorum... Bu düşüşün sonunda ölecek miyim yoksa daha önceleri olduğu gibi yerden küçük sıyrıklarla kalkabilecek miyim bilemiyorum. Yaralarımı saracak kimse yok... Gözümün önünden sadece kötü anlar geçiyor. Tek gerçek onlar olduğundan, hiç "gerçekten" gülmediğim için belki de. Kim olduğumu, hislerimi daha çok sorguluyorum düşerken. Düştüğüm an eğer ölürsem gözlerim açık gitmeyeyim diye gerçeklere yani acılarıma sarılıyorum. Başka hiçbir şeyim yokmuş gibi... Çünkü tüm o sahte duygulardan, büyük yalanlardan ve rol yaptığım bütün anlardan sıyrılıyorum... Düşmek kötü belki, hem de yükseklerden... Ama arınıyorum işte şuan, her zamankinden daha gerçeğim ben ve daha çok hissediyorum. Düşüşümün ne getireceğini bilmeden "yaşıyorum" bu düşüşü. Gerçekten "yaşıyorum" diyorum. Yaşıyorum şuan, birçok insandan daha fazla hem de... Daha çok canım yanıyor gerçekleri gördükçe ama şikayet etmiyorum canımın acımasından, iliklerime kadar işlemesinden. Yanlışlarıma ve acılarıma sarılıyorum... Canım acıdıkça daha önce görmezden geldiğim her şeyi daha net görüyorum. Bak, böyle devam ederse birazdan ya tam gerçeklerin ortasına düşüp öleceğim yada bir gerçek daha öğreneceğim...
Herkesin dudaklarında saçma bir söz "anladım, anlıyorum seni." Zerre kadar anlamadığın birine sırf o an konuyu geçiştirmek adına yada iyi hissetmesi sağlamak adına söylenen koca bir yalan, koca bir saçmalık... Kendimizi bile çoğu zaman anlamazken nasıl oluyor da karşımızdakine bunu söyleriz ki? Nasıl olur da onun duygularını, gerçeklerini yükleniriz? Anlamak bu mu yani, saçma sapan bir sözden ibaret mi? Saçmayız, hatta saçmalığın danikasıyız... "Anlıyorum" 4 hece, 9 harf... Gerçeklik payının yüzdesi harf sayısına bile eşit değil. En basit örnekle bu kadar sahteyiz işte. Bu kadar yalancıyız, hatta bu kadar benciliz kaçıyoruz çünkü anlamamak için direniyoruz... Kendimizi düşünüyoruz... Ha birine "seni anlıyorum" demişsin, ha bir turiste Türkçe bir şeyler söylemişsin ikisi denk benim için. Her "anladım" ve "anlıyorum"u duyduğum an biliyorum anlaşılmadığımı ve anlaşılmayacağımı. Beni "anlıyor musunuz?" Ben kendimi anlamıyorum çoğu zaman. Yalanları bıraktım. Siz de bıraksanız?
12 Temmuz 2012 Perşembe
Önce birbirine sımsıkı sarılmış olan bedenleri ayrıldı birbirinden, sonra elleri... İkisinin de eli birbirlerinin yanaklarına gitti, ayrılık yaşını silmek için. Neden diyordu ikisi de. "Neden?!" Neden şimdi adam sevgilisini bırakıp gidecekti o gemiyle? Neden kadın adamı bir daha göremeyecekmiş gibi korkuyordu? Neden?.. Her şey bir soruya dayanıyordu. Cevapları saçma olan soruya... Konuşmuyorlardı hiç, konuşamıyorlardı... Konuşmaya da ihtiyaçları yoktu pek. Gözleri ve gözlerinden akan yaşları, titreyen elleri, vücutları anlatıyordu her şeyi. Korkularını, özlemi, şimdiden onları tepeden tırnağa sarmış yalnızlığı... Adam o gemiye binecek ve sanki her şey bitecekti. Yaşanan her şey bir masal tadında rüyalarına girecekti... Sanki o an rıhtımda iki beden, ağrıyan iki kalp ve çokça yalnızlık vardı...
"Gitme" dedi kadın gözlerinden akan yaşlar eşliğinde, "Gitme kal benimle. Gidersen dönmezsin bir daha, dönemezsin. Yalvarırım gitme illa gidilecekse beraber gidelim ama sen ne olur yalnız gitme." Boğazındaki düğümler bir kat daha arttı ve sustu yine. Gözyaşları devam etti anlatmaya. Unutulmaktan korkuyordu kadın, yerini başkalarının almasından korkuyordu. Çaresizdi... Gitmek zorundaydı adam, o da istemiyordu gitmeyi ama başka çaresi yoktu. Herkes hayat denen şeyde yaprak gibi savruluyordu şimdi adamın da savrulması gerekiyordu. Nasıl karşı gelebilirdi hayata, rüzgara? Çalışmak için gidiyordu geminin götüreceği o uzak diyara... Tutunamamıştı bulundukları şehirde bir işe, tek yol gitmekti. Gidecekti, iş bulacaktı biraz çalışıp küçük bir ev tutacaktı, bahçeli... Hep hayal ettikleri gibi yapacaktı her şeyi; bahçede hanımeli, mor salkımlar, renk renk güller olacaktı belki bir de 1-2 meyve ağacı.. Her gece o çiçekler arasında yatıp yıldızlara bakacaklardı... Evi tutup, bahçeyi de hazırladıktan sonra alacaktı yanına sevdiğini ve aralarına ölüm girene kadar bırakmayacaktı... Bunlar için gidiyordu adam, bunlar için gitmeliydi. Hayallerini hatırlattı sevdiğine, sevdiğinin içindeki yangın sönsün diye... Kendi içindeki yangını söndüremeyecekti ama sevdiği rahat etsin istemişti. Her şey onun için değil miydi? "Ağlama artık" dedi. Çocukluğundan beri boynunda taşıdığı kolyeyi çıkardı adam, kadının ince boynuna taktı. "Sakın çıkarma bunu ben seni almaya gelene kadar. Hep beni hissedeceksin bununla. Ona baktıkça beni hatırla, düşlerimizi, martıları seyredişimizi hatırla. Seni sevdiğimi, ölene kadar seveceğimi hatırla... Geleceğim ben. Alacağım seni yine kollarıma." dedi ve öptü kadını, büyük bir tutkuyla... Gemiye binme vakti gelmişti. Yeni ufuklara açılmanın, sevdiğini geride bırakmanın ve hayallere yaklaşmanın vaktiydi bu... "Söz veriyorum" dedi adam ve ekledi "Döneceğim ve seni alacağım yanıma... Seni seviyorum." Sarıldılar, son kez... Ve bindi adam gemiye kadının kalbiyle...
Kadın gözlerinde yaşlarla el salladı bir süre giden sevgilisinin ardından. Uzun bir süre baktı geminin arkasından, sonra gözyaşlarını sildi ve biraz dolaştı etrafta. Bir banka oturdu ve martıları izledi. Aklı, kalbi sevgilisindeydi eli ise boynundaki kolyede "dönecek" diyordu "dönmeli"... Hava kararınca eve döndü, o sessiz, boş, anlamını yitiren eve. Birkaç saatte evi, çocukluktan beri yaşadığı semt, bu şehir anlamını yitirmişti. Yağmur başlamıştı dışarıda, yağmurlu bir günde tanıştıklarını anımsadı ve eli yine kolyeye gitti. Koltuğuna oturdu ve açtı televizyonu, içi sıkılıyordu. Haberler vardı... İlk başta kulak vermiyordu ama sonra bir haber ilgisini çekti, televizyonun sesini açtı.
"Bugün 16:00'da İstanbul'dan kalkan yolcu gemisi bilinmeyen bir sebepten dolayı patladı. Henüz kurtulan var mı bilemiyoruz. Gelişmeler birazdan."
Öylece kalmıştı oturduğu yerde. "Olamaz, o değildir. O dönecek! Hayır hayır kötü düşünmemeliyim o değildir!" diyordu. Sımsıkı tutmuştu kolyeyi ve istediği olmayan bir çocuk gibi ağlıyordu şimdi. Bir şeyler yapması gerektiğini düşündü ve fırladı evden yalın ayak... Yağmur iyice bastırmıştı, birkaç adım uzaklaşınca yığıldı yere. Ağlıyordu, bağırıyordu ama kimse duymuyordu onu. Yağmur siliyordu gözyaşlarını... Sabahtan beri hep sorduğu gibi yine "neden?" diyordu "neden? neden gitti... Neden beni de almadı? Birlikte olacaktık biz" diyordu. Sonra kaybetmişti kendini. Gözlerini bir hastahane odasında açtı. İlk kelimesi onun adı olmuştu... Ama artık o yoktu...
Aradan çok uzun yıllar geçmişti. Saçları bembeyaz, ellerinde ve yüzünde kırışıklıklar boynunda da hala o kolye vardı. Bir kere olsun çıkarmamıştı. Çok denemişti onun yanına gitmeyi ama her seferinde birileri yoluna taş koymuştu. O da bekliyordu şimdi "doğru" zamanı... Her gün o rıhtımda, tam ayrıldıkları yerde, gözünde yaş ve boynunda kolye bekliyordu gemiyi onu da alıp götürsün diye...
11 Temmuz 2012 Çarşamba
Bazen hasret kaldığım bir tebessüm şekil alıyordu dudaklarımda. Yıllardır içimde büyüyen boşluk sanki bir parça kapanıyordu. O saçma bulduğum güven duygusu yeniden çalıyordu kapımı. Her seferinde hem üşeniyor, hem korkuyordum kapıyı açmaya, çünkü açtığımda her şey değişecekti biliyordum. Sonunu da biliyordum hatta, hüsran... İnsanlar farklı, sözler farklı, davranışlar farklı, hikayeler farklı olabilirdi elbet ama son hep aynıydı. Ya ben sevemiyordum karşımdakini, ya karşımdaki sevemiyordu beni. Bazen indiriyordum gardımı, başlıyordum bazılarını sevmeye hepsini farklı yerlere yerleştiriyordum kalbimin odalarında. Küçük bir çocuğun oyuncağını kaybetmekten korkması gibi korkuyordum ben o kalbimin odalarına koyduğum insanları. Çoğuna söylediğim, sorduğum şeyler hep aynıydı belki, ama hepsi de o anın güzelliğini, o kişiyi kaybetmekten korktuğum içindi... Her kişi için duyduğum korku parmaklarım kadar, bulundukları odalar kadar farklıydı birbirinden. Çocukluğumdan beri kaybeden biriydim ben. Her geçen gün artıyordu kayıplarım, hala da artıyor zaten... Kayıplarımı engellemek için saçma sapan sorularda, sözlerde arıyordum belki teselliyi. "Bak, düşündüğün gibi değilmiş." diyordum kendime istediğim cevap geldiğinde, küçük bir çocuğu avuttuğum gibi avutuyordum kendimi. Şekerle avunma yaşını geçtiğimden beri bunu yapıyordum hep, hiçbir şey elimde değildi ki... Elimde olacak mıydı ondan bile bihaber yaşamaya çabalıyordum işte. Bir gemi bekliyordum ben ve "o gemi gelecek!" diyordum. Belki dünyanın diğer ucundan, belki yarım saatimi harcayarak ulaşacağım bir mesafeden... "Biri gelecek o gemiyle birlikte" diyordum "o gemiyle birlikte biri gelecek, yaralarımı saramayacak belki ama gelecek ve varlığı benim için bir mucize olacak. O gün inanmaya başlayacağım mucizelerin varlığına." diyordum. Hayattaki her şey mucizeydi ama onları bile görmezden geliyordum. Her şeyin gördüğümden farklı olduğunu, daha güzel olduğunu düşünüyordum. Artık gözümde bu anlattıklarımın değiştiğini, aynı olmadığını düşünmeyin, hala aynıyım ben. Ne ileri gidiyorum ne geri... Hala aynıyım... Arada bir dilek tutuyorum ve sayıyorum sonsuzdan geri... Saymam bitmeden her şey, herkes kayıp gidiyor avuçlarımdan, yakalayamıyorum, tıpkı dileğim gibi... Hala uslanmıyorum, kalbimin odalarını dolduruyorum korkusuzca, sonra korku kaplıyor beynimi, kalbimi, tüm bedenimi... Hala uslanmadım ve hala aynıyım... Rüzgarın savurduğu bir yaprak gibi yaşayacağım ve o uslanmayan çocuk olacağım...
İlaçlar olmadan duramaz olmuştu ayakta. Onu sersemleten şeylere gün geçtikçe daha çok bağlanıyordu. O küçük hapları yutmadan önce bakıyordu onlara uzun uzun, "Bunlar mı saracak yaralarımı?" diyordu onlara ne kadar ihtiyacı olduğunun farkında değilmiş gibi... İlaçlarına bakarken bir gülümseme oluşuyordu yüzünde alaycı ve içten... Neden mi içten diye tanımladım? Çünkü gülümsemeleri acı ve alaycı olmadığında oyunculuğun gerektirdiği gülümsemeyi takınıyordu dudaklarına. Sanki iki ip vardı dudaklarının kıyısında, kaygıları ve korkuları çekiyordu o ipleri yukarıya doğru ve o gülümsüyordu. Anlamsızca... Kendiyle kalabildiğinde kurtulabiliyordu o iplerden. Makyajıyla beraber temizliyordu iplerini. Temizliyordu temizlemesine ama her sabah tekrar makyaj yaptığında iplerini yeniden yerleştiriyordu yerlerine. Asık suratı binlerce sorunun sebebi olacaktı ve onun sorulara cevap verecek takati yoktu. Ara ara kabuk tutan yarası daha da derinleşecekti. Usta bir matematikçi gibi hesaplıyordu olacakları, insanlardan göreceği tepkileri. Ona göre ayarlıyordu iplerinin gerginliğini yada gevşekliğini. Kimse bilmiyordu içinde ne gibi fırtınaların olduğunu, bir oyuncak bebekten farkı yoktu yüzündeki o gülümsemesiyle, fark etmiyorlardı içinde neler yaşadığını. Kimse tanımıyordu onu. Tanıdıkları sadece doktorunun verdiği birkaç küçük beyaz hapla, ipleriyle ve hesaplarıyla yaşamını sürdüren biriydi. Çevresindeki herkesin o daha makyajını temizlemeden unuttuğu biri... Hep gülümsediğinden ve "ben çok iyiyim, hiçbir şey beni yıkamaz" rolünü başarıyla oynadığı için karanlık çöktüğü an hatırlanmıyordu belki kimseye ihtiyacı yokmuş gibi davrandığından... Belki de kimse gözlerine bakmadığından... Gözlerine baksaydı aslında biri hiç ışıltı olmadığını, acıdan kıvrıldığını fark ederdi. Hem fark edilmek istemezdi, hem fark edilmeyi beklerdi. Küçük beyaz ilaçları, ipleri, makyajı, hesapları, her gün oynamak zorunda olduğu bir rolü ve çelişkilerin olan biriydi. Uzun saçları, ipleri, makyajı ve rolü ile tam bir oyuncak bebekti...
9 Temmuz 2012 Pazartesi
Çok uzun bir rüya oldu bu, bir an önce uyanmam lazım. Biri beni uyandırabilir mi? Hatta o uyandırsın beni, ayağımdan öpsün yine hep yaptığı gibi. Ben yine kaçayım ondan ama yanımda olsun. Korkuyu ve güveni, masumiyetimi ve kötülüğümü aynı bedende hayat bulmuş olarak göreyim bir kez daha. Söz, uyanırsam sarılacağım ona bu sefer. Unutmak üzere olduğum kokusunu içime çekeceğim. Yaşayamadıklarımızı yaşamak için daha çok çaba göstereceğim. Lütfen her şey sadece bir rüya olsun. Uyandığımda derin bir "oh" çekeyim. Ona anlatayım hatta, lütfen her şey sadece bir rüya olsun. Kötü bir rüya...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)