28 Temmuz 2013 Pazar

Ben bu gece fark ettim bendeki seni.

Aklımın erdiği günden beri, soğukluğunu hissettiğim ilk günden beri senin sevginin peşindeymişim. İlk kez perdeler yok gözlerimin önünde, olmadığına inandırdığım at gözlükleri hep gözümdeymiş de ben fark etmemişim şimdi kalkan perdelerle birlikte. Benim en sevdiğim şeyler senin içinmiş. Benim her kelimem her sözüm senin içinmiş.

Ben bu gece fark ettim bendeki seni.

Soranlara "benim için o yok" demiştim seneler evvel, ne büyük yalan söylemişim... Ne budalaymışım... Aklımın erdiği günden beri ben seni yansıtan bir aynaymışım. Umursamazlığım, korkaklığım, yeri geldiğinde saçma cesaretim, çabuk sinirlenmem hepsi sendenmiş. Saçlarım gibi...

Ben bu gece fark ettim bendeki seni.

Ben senden kaçtım sanmışım ama yanılmışım. Her nefesi birlikte vermişiz geceye. Şimdi uzaksın, çok uzaksın ama benim nefesimle karışıyor nefesin yine bu geceye. Sana yazmışım her yazımı, sana söylemişim her sözümü. Kendimi senden ayrı bilmiştim, "farklıyım" demiştim. Ben senmişim haberim yokmuş.

Ben bu gece fark ettim bendeki seni.

22 Nisan 2013 Pazartesi

Sessizlik...

Ait geceye...

Sabah yakın. Güneş doğmaya başlayacak doğudan ve gece olmasına rağmen kapalı olmayan perdelerden ışık girecek içeriye. İki kişi var koltukta. Konuşmuyorlar. Dudakları mühürlü, dudakları yalanlara gebe. Tek gerçek gözlerinden akan ve birbirlerinden sakladıkları göz yaşları. Korkuyor kadın, dizlerini karnına çekmiş, titriyor... Adam bacağını sallıyor sürekli, korkuyor. Gece bitmesin diye yalvarıyor içinden.

Sessizlik...

Ait dünyada kalmış yalnızca o iki kişiye...

Diğer insanlar ölmüş sanki. İçlerindeki bazı şeyler gibi. Umutlar gibi. Daha önce yeryüzünde yaşanmış hiçbir dert onlarınki derdinden önemli olmamış gibi. Korkuyorlar, olanların hiçbir şekilde değişemeyeceğini biliyorlar. Biri bozmalı sessizliği, biri isyan etmeli, biri hıçkırarak ağlamalı sessizce değil! Nefesler sıcakken, onların benliği tamamen o odadan uzaklaşmadan konuşmalı biri.

Sessizlik...

Ait çaresizliğe...

İlk isyan eden o oldu, "adam". "Öldürürüm" dedi ve durakladı. "Senin yaşaman için gerekirse önüme çıkan herkesi öldürürüm. Senden başka gözümdeki herkes zaten ölü. Bir kurşun da ben sıkarım, hepsi bu. Yaşayacaksın. Gitme evimizden." Dudaklarında gebe olan yalan çıkmıştı ortaya "yaşayacaksın". Yaşamayacaktı kadın. Ölüm yakındı, sıcaktı, elleri kadının saçlarındaydı. Sevgiyle gülümsedi kadın, yalan söyleme sırası ondaydı. "Böylesi daha iyi ikimiz için de. Sonuç ne olursa olsun buna tanık olmanı istemiyorum. İyileşirsem geleceğim yanına, lütfen ağlama."

Sessizlik...

Bozuldu şimdi yalanlarla...

İkisi de biliyordu kadının gelemeyeceğini, ikisi de biliyordu umut olmadığını, ikisi de söylüyordu inanmak istediğini. Ölüm gülüyordu... Şarkısını mırıldanıyordu, onlar duyuyordu ama sesi bastırmaya çalışıyorlardı, olmuyordu... Güneş göstermeye başladı kendisini, kadın bacaklarını indirdi yere bastı. Uyuşuk parmakları isyan etti kadının yalan söyleyen dudaklarından daha çok. Ve dedi, "veda vakti." Gözlerini yerden ayıramadı  bir süre adam ve "gitme" hecelendi dudaklarından, göz yaşları ona eşlik ederken. "Beni öldürme. Bizi şimdi öldürme."

Sessizlik...

Bazı anların en güzel ve şuan işe yaramayan şarkısı...

Dinlemedi kadın, kalktı ve aldı o çok sevdiği beyaz montu, giydi. Edilecek en kötü vedayı etti, kapı önündeki valizi aldı ve kapattı kapıyı. Adam hiçbir şey yapamadı. Kapının kapanması ile hayali bir silah öldürdü onu. Dünyadaki tüm insanları öldürdüğü gibi. Kadın yürüdü ölüme, adam yürüdü ölüme...

Sessizlik...

Şimdi hakim bir ölünün "yaşam" sürdüğü eve...

-Gerçekten ölünceye dek.

15 Şubat 2013 Cuma

Ben seni hep ummadık anlarda hatırlarım sevgili, sen de beni hatırlayacaksın.
Belki evleneceksin şimdi beraber olduğun kızla düğününde Kibariye - Tepecikli çalacak ve beni anacaksın. 
Canın mantı çektiğinde mantı yapamayan kızı karın olarak aldığına pişman olacaksın.
Hazır alır geçiştirirsiniz belki, yada öğreniverir mantı açmayı.
Şunu unutma, BİM mantısı falan benim mantımın yerini tutmaz sevgili.
Oyuncak ayıma baktıkça seni hatırlarım ben, senin yüzün belirir onda.
Sen de barbie bebeklere baktıkça aramızdaki farkı hatırla.
Ve inanıyorum ki bir gece yatağına yattığında,
Düşeceğim aklına...
Olacaksın sen ahan da böyle;






Sen beni düşünürken ben de uyuyacağım işte şöyle;




Ve inanıyorum ki bir gün karşılacağız seninle BİM'de... Sen uzatacaksın elini hazır mantıya içli içli, ben ise milyöf hamuru alacağım, börek yapmak için sosisli. O an bir ışık belirecek gözlerinin önünde bana döneceksin ve diyeceksin ki "Mantını çok özledim, pişmanım be" Ve ben de sana diyeceğim ki;


7 Ocak 2013 Pazartesi

Dursam da olduğum yerde gidiyor-muşum gibi. Aslında deli gibi korksam da yanımdakilerin gideceğinden korkmuyor-muşum gibi. Çok şey hissetmeme rağmen hissetmiyor-muşum gibi. Tanıyamıyorum kendimi, bilemiyorum. Bazen de her şey tamam-mış gibi ama değil işte. Her şey -mış gibi. Her şey hala eksik. Yeni bir şeyler ekliyorum, bu sefer belki dolar diyorum ama dolmuyor. Küçük bir parça da olsa hep bir açıklık var ve o açıklık müsait acıları almaya, acıları yaşatmaya. Söylenmemiş şeyler var yaşananları anlatmaya. Biri var, birileri var ve uğraşıyorlar canımı yakmaya. Başarıyorlar. Geliyorlar, sevdiriyorlar, bir şeyleri unutturuyorlar, alıştırıyorlar ve gidiyorlar. Değiştiriyorlar. Hiçbir şey kesin değil, hiçbir şey kalıcı değil. Herkesin ve her şeyin tek bir ortak noktası var. Eninde sonunda beni yıkıyorlar.

29 Aralık 2012 Cumartesi

Bilinmezliklerin arifesindeyim. Gelecek ne getirecek bilmiyorum ama nefes almak istiyorum. Belki de son günlerim hayatta, hiçbir bilgim yok. Ciğerlerimi doya doya hava ile dolduramadan ölmek istemiyorum. Biri oturuyor sanki üzerime ne zaman nefes alacak olsam, boğuyor beni. Hiçbir şey yapamıyorum. Tüm çaresiz insanlar gibi gecenin karanlığında da boğuluyorum, gün içinde boğulduğum yetmezmiş gibi. "İyisin" diyorlar, "iyi olacaksın" diyorlar bana "nasılsın?" demeden. Hiçbir şey bilmeden bana bir şeyleri yapmamın zorunluluğunu gösteriyorlar. Komik... İçten bir "nasılsın"ın yerine zorunluluklar koymaları çok komik. Elbet duydum o soruyu, hatta duyuyorum bazen. Zamanında "nasılsın?" diyenler gitti, kalanlar da gitmeye hazırlanıyor. Nefes alamamak, yalnız kalmak, gelecekten korkmak uykularımı kaçırıyor. Bir de rüyalarım var. Çok sevdiğim rüyalar alemi de artık bana ters davranıyor "uyan" diyor sanki, "uyan, yeter artık. Boğuluyorsun bak!" diyor. Göğüs kafesimde korkularım, pişmanlıklarım, üzüntülerim; damarlarımda eksikliğin zehri var. Kaçış yok... Zehre rağmen nefes almadan ölmek istemiyorum.

28 Aralık 2012 Cuma

Midem bulanıyor. Çocukken söylediğim gibi yalan söylemiyorum şuan, korkularımdan midem bulanıyor. Bir insana uzun zaman sonra güvenebilmek beni korkutuyor ve bu yüzden midem bulanıyor işte. Bunlara kaybetme korkusu da eklenince çocukken yaptığım gibi kaçmak istiyorum korkularımın olmadığı bir yere. Ama yapamıyorum. Bir şeyleri berbat etmemek adına çakılıyorum olduğum yere, pişmanlık duymak istemiyorum. Kalbimi bu kadar iyi görebiliyorken onu yine kutulara kitlemek istemiyorum. Ama dedim ya, bir yandan da korkuyorum. Kalbim şimdi hapsolduğu kutulardan çıkmışken ya kırılırsa diye çok korkuyorum. Terk edilme düşüncesi bile yakıyor beni. İnsanlar o kadar kötü ki... Hiçbir şey düşünmeden çekip gidebiliyorlar bazen, birbirleri ardına sıralayabiliyorlar yalanları. Korkuyorum bir yerlerden bir yalan çıkacak diye, kalbim kırılacak diye, bu da acı ile bitecek diye, yanılacağım diye... Midem bulanıyor.

24 Aralık 2012 Pazartesi

"Affet beni kızım, affet."

9 yaşındaydı Berna. 10 yaşına adım adım ilerliyordu eksik parçalarıyla. Mutsuzluk ve acıyla 6 yaşında tanışmıştı, yani annesi ile babası ayrıldığında... Bir savaş meydanından en büyük hasarla çıkmıştı Berna, her gece ettiği dualar kabul olmamış, küçücük elleriyle sarıldığı hayaller ellerini kanatarak onu bırakmış ve yaralı ellerine "hayal kırıklığı"nı tutuşturmuştu. Aile kavramını hiçbir zaman tam anlamıyla yaşamamış olan küçük kızın yanında artık hayalleri değil de hayal kırıklıkları vardı. İlk kez yaşamıyordu da hayal kırıklığını. Babasının onu sevdiğini sadece 1 sefer hissetmişti ve o zaman tanışmıştı hayal kırıklığıyla. Bir gece uyumamış, bebeğine sarılmışken odasına birisinin girdiğini fark etmiş ve hemen indirmişti göz kapaklarını. Ayakları her zamanki gibi yorganın dışındaydı ve biri öptü o ayakları, nefesini tuttu Berna uyanık olduğu anlaşılmasın diye, ayağına batan sakallardan anladı babası olduğunu. O gece mutluluktan ağlayarak uyudu, "babam beni seviyor" diye. Sonraları her gece bekledi onu odasına gelsin diye ama bir daha eve bile gelmedi babası, işte o zaman küçük kız ilk hayal kırıklığına dedi "merhaba"yı. O günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Her çalan telefona babamdır belki diyerek koştu ama hiçbir zaman onu bırakıp giden adamın sesini duymadı. Annesine soruyordu babam beni neden aramıyor diye, ağlıyordu. İstediği oyuncak alınmadı diye ağlaması gereken yaşta yoksunluktan, babasızlıktan ağlıyordu. Öldü mü diye soruyordu bazen de, "öldü mü? ne olur söyleyin. babam beni neden aramıyor? neden görmeye gelmiyor?" diye haykırıyordu. Annesi de "yok kızım, babanın işleri var ondan gelemiyor. Aradığında da sen evde olmuyorsun, seni çok özlemiş" diyerek geçiştiriyordu. İnanmıyordu Berna, ama inan-mış gibi yapıyordu. Bir gece odasına giderken annesinin odasından sesler geldiğini duydu Berna, adımları duyulmasın diye parmakuçlarında yürüdü ve dayadı kulağını kapıya. Bağırıyordu annesi, "o senin de kızın, seni özlüyor. Bizim için her şey bittiyse de ona babalık yapmak zorundasın" diyordu. Dondu küçük kız, "istemiyor" dedi yavaşça ve gitti odasına. Yastığının altına sakladığı, her gece dua ederken baktığı aile fotoğrafını çıkardı, ağlayarak yırtmaya başladı. Uykusunda bile "istemiyor" diye sayıkladı. Suskunlaştı Berna, babasını sormamaya başladı, gülmemeye başladı, doğru düzgün yememeye başladı, derslerindeki başarısı düşmeye başladı, kısaca tükenmeye başladı Berna. Tükendi, hem de çok. 3 yılda 10 yaş daha büyüdü sanki ama o kadar eksikti ki... Kar yağmıştı Berna'nın 10.yaş gününde Ankara'ya, her yer bembeyazdı. Ama ne çok sevdiği kar umurundaydı Berna'nın ne doğum günü. Aklı hala 3 yıl öncesinde, o gecedeydi. Hiçbir şeyi unutmamıştı. Doğum günü hafta içine denk geldiği için o gün okuldaydı, arkadaşları sürpriz yapmışlardı ona ama o sevinememişti bile. Son zil de çaldı, dağıldı okul. Okuldan en son Berna çıktı, kapıda da onu gördü. Babasını. Elinde bir paket bekliyordu, Berna'yı görünce sanki hiç onu bırakmamış gibi gülümsedi. Ama öfkeliydi küçük kız, gözlerinden birkaç damla yaş aktı ve ne yapacağını bilemedi. Önce onu bekleyen babasına baktı, sonra da etrafına ve kaçmak için yola atladı Berna. Gelen arabayı fark etmeden atladı yola... Babası hiçbir şey yapamadı bağırmaktan başka. Kanlar içinde yatıyordu 3 yıl önce bırakıp gittiği kızı. Başka bir kadın ve başka bir çocuk için bıraktığı kızı çok sevdiği karların içinde yatıyordu. Kalabalık toplandı hemen, bir süre hareket edememişti ama sonradan koşarak gitti yanına babası. "Yazık çok da küçük, ilk yardım yapmaya çalışan adam öldüğünü söyledi çok yazık" gibi konuşmaları duymadı adam. Sarıldı kızının cansız bedenine ve aktı gözlerinden yaş. Terk ettiği kızı ölmüştü onun yüzünden ve sadece tek bir cümle döküldü adamın dudaklarından "affet beni kızım, affet."