Kaçıyorum...
Kucaklaşmak istememe rağmen bunaldığım için kaçıyorum sevdiklerimden, sevmediklerimden, çoğu zaman kendimden... Hem birilerine ihtiyaç duyuyorum, hem kimseyi yanımda istemiyorum. Ardıma bakmadan yürümeye devam ediyorum. Sürekli kendimle çelişip kavga ediyorum. O sürekli gülen ben miyim? Aynalar büyük yalancılar ve ben buna artık tahammül edemiyorum.
Anlam veremiyorum...
Acılarıma sarılmama rağmen çoğu zaman rol yaparak geçiyor yine günlerim. Böyle olmamalıydı oysaki, doya doya hissetmek isterken hala rolümü oynuyorum, kukla gibi... Oyunculuğum hayat boyu devam edecek sanırım. Şimdi ailem üzülmesin diyorum, ilerde okulumdaki çevreme yansımasın, evlenirsem eşime yansımasın, aman çocuğum anlamasın diye geçecek ömrüm bunun farkındayım. Kendimi salmak istesem de "toparlanamazsam?" düşüncesi hep kafamda, söküp atamıyorum.
Susuyorum...
Çünkü bazen ne söyleyecek bir şeyim oluyor ne de söyleyeceğim şeyler olduğu zaman beni anlayacak biri. Kimse bana boş boş "seni anlıyorum" desin istemiyorum. Karşımdakinin nasıl bir rolde bulunduğunu anlayacak kadar usta bir oyuncu oldum ben, hiç gerek yok hayatımız kadar boş laflar sarf etmeye. Konuşuyorum bazen, saçma sapan... İçimden gelmeyen anlık şeyleri söylüyorum. Gülmeye, güldürmeye çalışıyorum. Hatta çoğu zaman başarıyorum bunu. Peki sonuç mu? 1-2 dakika sonra her şey eskisi gibi oluyor. Mutluluk, sevinç her ne haltsa işte bu mu yani? Olmamalı...
Yanımda kimse olmasa da olur "gibi"...
Sadece tek bir kişiye ihtiyacım var benim. Her gece Tanrı'ya yalvarıyorum onu benden almaması için. Gerisi zaten elbet bir gün bir şekilde gidecek hayatımdan. Hangimiz kimin hayatında kalıcıyız ki? Birbirimizi boş sözlerle kandırmanın ne anlamı var ki? Anlık tatminler, boş sözler... Her şey bundan ibaret mi? Olmamalı...
Bir şeylere sürekli anlam yüklemeye çalışmıyorum...
Ne insanlara, ne olaylara... Sonu hüsran oluyor çünkü. Yüklediğim anlam ya eksik kalıyor ya da fazla geliyor. Her iki türlü de sonuç benim lehime olmuyor, kalakalıyorum... 1-2 şey yolunda gitse kendimi kötü şeylerin de olabileceğine hazırlıyorum. Ve tekrar yalvarıyorum Tanrı'ya "lütfen beni yanılt"...
Yanılmak istiyorum, sadece yanılmak... Gerisi elbet gelir, buna çok inanmak istiyorum...
5 Temmuz 2012 Perşembe
4 Temmuz 2012 Çarşamba
Çok savunmasız hissediyordu bugün kendini. Birinin dizlerine yatmak, saçlarının okşanmasını istiyordu. Bir parça güvende hissetmek istiyordu. Uzun zamandır hissetmediği için unutmak üzereydi birine yada bir şeye güvenmenin verdiği o güzel hissi. Acabaları ve keşkeleri vardı sadece kalbinde ve beyninde. "Bırakacağım her şeyi bir yana, düşünmeyeceğim" diye çok kavgalar ediyordu kendiyle ama her seferinde mağlup oluyordu. Bırakmıyordu, düşünüyordu... Düşündükçe dibe batıyordu, düşünceleri bir bataklıktı sanki çırpındıkça daha çok batıyordu. İkiye bölünmüştü sanki. Bir yanı geçmiş ve bir yanı gelecek. Geçmişte acıları ve özlemleri, geleceğinde ise gerçekleşmeyeceğine inandığı ama bir türlü de çöpe atamadığı hayalleri... Hayalleri olmadan nasıl yaşardı ki bir insan ona göre. Bazı geceler sırf rüya görmek için giderdi yatağına. Başını yastığına koyduğu an iç hesaplaşmasından kurtulmak için hayaller kurardı. Hayalleri onun kurtarıcısıydı. Bazen beyazlar içerisinde bir kumsalda hayal ederdi kendini, ayakkabıları elinde, ayaklarına çarpan dalgaları hayal ederdi, saçlarının rüzgardan uçuşunu ve onları düzelttiği anı hayal ederdi. Bazen de her şeyin çok güzel olduğu anları yani gerçekleşeceğine ihtimal vermediği şeyleri hayal ederdi... Küçük bir kız çocuğu kadar savunmasızdı bugün, tek farkı ağlasa bile istedikleri olmayacaktı, olamayacaktı. Kendini bildiği andan beri hiç kendisi olamamıştı. Hep o sevilmek istenen, kendini herkese kapatan, ağladığı zaman duyulmasın diye sessiz ağlamaya alışan bir kız olmuştu. Kimse ağladığını fark etsin, ona acısın istemezdi. Geçmiş köprüsünden uzaklaşıp gelecek köprüsüne adım atıyordu her gün, ucunda ışık olmayan bir köprüye; böyle tanımlıyordu yaşamayı. Geçtiği her an bir tahta düşüyordu denize köprüden "ya ben de düşersem?" diye korkuyordu ama yürüyordu, yürümek zorundaydı. Bir yandan ölümü istiyordu, bir yandan da korkuyordu. Doğru zamanı bekliyordu da diyebiliriz. Aslında çok defa ölmüştü zaten, çok defa... Fotoğraflara baktığında, umudu kalmadığında, her şeyin berbat olacağı düşüncesi ile savaştığında, hak etmediği şeyler yaşadığında, hiç beklemediği insanlardan beklemediği sözler duyduğunda, terk edildiğinde, terk ettiğinde... Hep ölmüştü. Bedeni ve ruhu birbirinden ayrılmamıştı belki ama yaşadıkları dünya üzerindeki ölümdü. Yaşadığı her gün köprüden denize bir tahta daha düşürmeye ve ölmeye de devam edecekti, bir daha çocukluğundaki kadar güzel gülemeyecekti çünkü... Kendisiyle kavga etmeye devam edecekti, hayal kurmaya devam edecekti, bataklıkta batmaya devam edecekti, o sevilmek istenen kız olmaya devam edecekti, hem ölümü bekleyecekti, hem ölecekti, üstelik yaşarken...
"Onun yanında olamadığım zamanlar hiç kendim gibi olamadım. Ama şimdi bakıyorum da orada hiç yokmuş ki, hiç olmamış yani. Ne kadar komik değil mi?"
--dedi. Sadece yapmacık ve acı bir gülümseme oluştu suratımda, hiçbir şey dökülmedi dudaklarımdan. Çok acı çekmişti ama onunla tanıştığından beri gözlerinin içi gülerdi oysaki onun, şimdiki hali berbattı resmen, hem ne söylesem saçma kaçacaktı hem de konuşmam için erkendi... Konuşmaya devam etti;
"Kendimi hep saklamıştım ben, benliğimi yaşamamıştım sırf yara almayayım diye. Yaşadıklarımı az çok biliyorsun. Kapalı bir kutuda saklanıyordum, açtı ama bak dağıldı her bir parçam. Ne yaşadığım şeylerin, ne yediğim yemeğin, ne içtiğim içkinin anlamı kaldı. Sakın bana "her şey düzelecek geçecek" deme. Geçmeyecek biliyorum. Zamanla kabuk tutsa da o yara hep orada kalacak, siz unutsanız da ben yerini bileceğim."
Gidenin ne kadar büyük bir boşluk yarattığını ve onu ne kadar iyi anladığımı fark ettim o an. Ben de böyle olmuştum hayatımı üzerine kurduğum temel yitip gittiği anda. Gerçi hala öyleydim ama öğreniyordum artık yaramla yaşamayı. Onun da dediği gibi "yerini biliyordum" ama dokunmuyordum tekrar, kimse de dokunmasın diye de hırçınlaşıyordum işte çoğu zaman. Bir süre sustuk. Sonra gözünden 1-2 damla yaş geldiğini fark ettim ve elimle sildim gözyaşlarını. Birini anlamanıza, ne yaşadığını hissetmenize rağmen bazı anlarda hiçbir kelimenin geçersiz olduğunu, susmanın konuşmaktan daha gerekliğini olduğunu öğrendim. Ben konuşsam daha çok savaşacaktı duygularıyla, bastırmaya çalışacaktı ama konuştu, sadece konuştu. Gözyaşlarını silmemle anladı belki de demek isteyip de diyemediklerini.
"Bir gün döner mi? Yaşadıklarımızı bence o da unutamaz. Hem böyle bitmesi çok saçma. Onun için sayfalarca yazdım ben, yazdıklarım gerçekti benim. Yazarken bile onu hissettim. Neden böyle oldu? Neden? O yazıları ve fotoğrafları yakmak geliyor içimden. Hislerimi de yakabilsem, beni yakan hislerimi ben de yakabilsem ya... En son kimin için bu kadar ağladığımı biliyorsun, adını anmak istemiyorum. Birine değer vermem mi aptallıktı? Anılarımız geçiyor sürekli gözlerimin önünden, cam parçası gibiler acıtıyorlar, kanatıyorlar... Etrafımdaki her şey kırık ve dökük sanki benim gibi, bizim gibi..."
Sarıldık...
Hiçbir zaman tam anlamı ile geçmeyecek evet ama zamanla daha az acıtacak hale getirmek senin elinde. İnkar etme yaşananları, kabullen, kabullen ki zamanla toplayalım o kırıkları. O hiç yoktu belki ama bak sen buradasın, yanımdasın. Sil gözyaşlarını. Demek istedim ona ama açamadım ağzımı. Bazen saatlerce susmazdım oysa. Konuşulacak gibi bir gece değildi ve gece kadar suskundum ben de. Sonra o da katıldı suskunluğumuza... Ağlamasının yarattığı hıçkırıklarla birlikte gecenin içine sığındı ve uyuya kaldı öylece, rüyalarıyla baş başa kaldı. Ben ise düşüncelerimle ve yerini bildiğim yaramla...
3 Temmuz 2012 Salı
Uyan...
Uyan da acılarınla kucaklaş. Tek gerçek onlar, farkında değil misin? Mutluluk sanki bir uyuşturucu, anlık zevkten öte değil. Ama bak senin acıların var. Uyan da sarıl onlara. Etrafına öyle bakma, baktığın yeri gör. Gerçeklerden neden kaçar oldun, acıları beraberinde getirdiği için mi? Her zaman mutluluk çemberinin içinde kalabilir misin sanki... Onlara sarılıp kabullendiğin an büyüyeceksin sen, neden anlamak istemiyorsun? Kaçarak nereye varabilirsin ki? Mutluluk uyuşturucusu hoşuna gidiyor biliyorum. Senin deyiminle "Aşk" da hoşuna gidiyor. Birine anlamlar yüklüyorsun acılarını görmemek adına, bir parça mutluluk yaşamak adına... Sahi, hiç iliklerine kadar yaşadın mı ki sen aşkı? Bana sorarsan yaşamadın. Resmen alışkanlıklarına başka etiketler yapıştırıyorsun, gerçekten yaşasan bunu yapamazdın inan. Uyan, tatlı rüyaları geride bırakmalısın. Senin yaptığın yaşamak mı ki? Yaşadıklarını hissetmen lazım, anlık duygulara kapılmaman lazım. Bir merdivenin en üst basamağına çıktığında hep orada kalamazsın ki. Aşağı atla, en azından maskelerden daha gerçekçi şeyler göreceksin atladığın an. Her yer gri değil, etrafına bak hadi, gör! Siyah ve beyaz köşeleri fark etmiyor musun? Hep ortada yaşayamazsın. Sen gri değilsin, hayatın gri olmamalı. Siyahı ve beyazı yaşamadan, hissetmeden yaşamak hakkında ne öğrenebilirsin ki? Yorgunsun farkındayım. Korktuğun için kaçıyorsun bunu da biliyorum. Ama kaçma artık. Huzur istiyorsun değil mi? Geceleri sürekli bunu sayıklıyorsun, hep mutlu olmak istiyorsun... Yapraklar bile her zaman yeşil kalamıyor, sen bunu nasıl başaracaksın? Bak, ne kadar güçlü gözüküyorlar şimdi, yemyeşil ve hayat dolu... Sonbahar gelince ne olacağını da biliyorsun değil mi? Hepsi yavaşça sararacak, güçsüzleşecek, sonra düşecekler dallardan, sen üzerine basacaksın hatta. Belki çıkan ses hoşuna gidecek. Sen, "düşersem böyle mi olacağım?" diye korkuyorsun, korkma. Yaşamadan bilemezsin ki. Hangimizin üzerine basılmadı? Hangimiz acıyı tatmadı? Bırak o mutluluk uyuşturucusunu ve uyan! Acılarına sarıl ve onları bırakma. Alış onlara, sahte maskelerinle gezmeye alıştığın gibi. Rol yapmak kolay belki ama bu sefer seçimin zordan yana olsun. Hayır, hayır öyle bakma bana, korkma. Her şey mükemmel olacak falan dememi bekleme ayrıca. Olmayacak, olamayacak... Ama çoğu yaran zamanla kabuk tutacak ve belki kaşınacak. Acıya alışman lazım senin anlasana! Şimdi düşmekten korkuyorsun ama ilerde düştüğünde her şey daha berbat olacak belki. Alışmalısın... Hadi, uyan...
30 Haziran 2012 Cumartesi
* Şerefe sevgilim...
Bak bu yokluğunda bitirdiğim kaçıncı kadeh, kaçıncı şişe... Yalnızlığımı bastırmak adına şişeyle tokuşturuyorum kadehimi. Bu kadeh bitince de gelmeyeceksin değil mi? Neyse, mutluluğuna kaldırıyorum o zaman bu sefer de kadehimi, sağlığına sevgilim... Sen yoksun belki şuan ama sanki varlığın karşımdaki şişenin içerisinde. Seni bulmak için dolduruyorum kadehimi, bulamadıkça bir kadeh daha, sonra başka bir kadeh... Şişe bitince bana benziyor sanki. Hiçbir özelliği kalmamış, bitmiş, boş... Ben en başından beri böyle miydim senin için sevgilim? Neydim ben, neyim? Dibinde 1-2 damla içki kalmış çöpün yanında atılmayı beklenen içki şişen mi, yoksa yolunun üzerindeki bir durak mı? Bunun için mi gittin sevgilim? Bak, hala buradayım, hala seni arıyorum şişelerde. Şerefe sevgilim!
24 Haziran 2012 Pazar
Biraz yanımda kalabilir misin? Sakinleşmem, düşüncelerimi beynimden uzaklaştırmam ve sana senin yokluğunu anlatmam lazım. Sen yanımda olmayınca her şey daha da berbat ve katlanılmaz oluyor. Yüzümü güldürdüğün, yüzünü güldürdüğüm anlara geri dönebilir miyiz dersin? Bak, ben hala aynı hissediyorum seni gördüğümde. Hala ellerimizin birleşeceği anı hayal ediyorum... İlk konuşmamızdan beri aklımda hep bu var, sana daha önce bunu söylememiştim değil mi? Neyse işte. İlk konuştuğumuz zaman sanki daha önce başkalarına yüklediğim ayrı ayrı anlamlar sende birleşmişti... Bir yapboz tamamlanmıştı sanki, dünyanın en güzel yapbozu. Yüzümdeki eşsiz gülümsemeye, birkaç güzel cümlenle yanaklarımın kızarmasına sebep olmuştun. Sanki çok uzun zaman geçmiş üzerinden, şimdi yaşananlar öncekileri bastırmış... Geçmişten çok hayallerden konuşurduk biz, hayallerimizi konuşurduk. O konuştuğumuz an ve hayallerimiz olurdu sadece bizim için "Geçmişte kalmak yok" derdik. Geçen dakikaların farkında değildik... Her geçen dakikanın seni benden uzaklaştıracağını aklıma getirmezdim, seni kaybetmekten çok korkuyordum evet ama senin sözlerin korkularımı bastırıyordu. Yanında cesurdum ben, her şeyle başa çıkabilirmişim gibi hissederdim ama bak şimdi yokluğunla başa çıkamıyorum. Sürekli birbirimizi düşündüğümüz, aynı şeyleri hissettiğimiz, konuşmadan birbirimize aynı şeyleri hissettirdiğimiz zamanları hatırlıyor musun? Ben hala seni düşünüyorum ama hissettiklerimiz ve hissettirdiğimiz şeyler aynı değil. Yapboz bozuldu bak, her parça başka bir yerde bazı parçalarsa kayıp... Kayıpları telafi edemesek de diğer parçaları bir araya getiremez miyiz? Kayıp parçaları hayallerimizde tamamlarız, yine dünyanın en güzel yapbozu olur. Kayıp parçalarınla bile dünyanın en güzel yapbozu olursun benim için. Olmaz mı? "Sen benim ihtiyaç duyduğum her şeysin. Canım yanıyor. Biraz şefkat göster."
22 Haziran 2012 Cuma
19 oldum da ne oldu?
Güzel yanları var doğum günlerinin, en az kötü yanları olduğu kadar. Birinin içten bir şekilde "iyi ki doğdun" demesi her zaman en güzel hediye oldu benim için en zor anlarımda gözlerimin içini güldürdü. Böyle günlerde inatla gülümseyebilmek önemli onca gidenlere ve eksiklere rağmen... Her yeni yaşım benden çok şey götürüyor. Masumluğumu, içtenliğimi, gülüşümün güzel olduğu anları, sevdiğim insanları... Güzel şeyler hep geride kalıyor. Şimdi beni bekleyen daha fazla sorumluluk, daha fazla zorluk, daha fazla cevap aramamı gerektirecek sorular ve içimde daha da büyüyecek bir boşluk var. "Oysa çocukken öyle miydi?" diye soruyorum kendime her doğum günümde. Sorumluluklarım yoktu, tek derdim dönemin o büyük bebeklerinden bende olmamasıydı. Saftım, masumdum... Kötü yanları da vardı ama en azından beraberdik, dışarıdan bakılınca çok hoş bir aileydik. Sadece dışarıdan bakınca ama... Annem hep bir pasta alırdı bana süsleyip dolaba koyardık birlikte. Babamı beklerdik. O gelmeden kesmek istemezdim pastamı. Bazen çok geç gelirdi o gelene kadar pasta kesilmiş, içimden küçük bir parça eksilmiş ve uykuya dalmış olurdum. Hatırlayabildiğim çok az şey var bi' çocukluktan beri aramızda örülen duvarı çok iyi hatırlayabiliyorum, bi' de dışarıdayken herkesin yanında "kızım benim canım ya" deyip evde hiç öyle sözler kurmadığını... Bana hiç içten sarılıp "iyi ki doğdun kızım" dediğini hatırlamıyorum mesela. Elinde bir bebekle geldiğini hatırlamıyorum, başucuma bir çiçek bıraktığını hatırlamıyorum. Ben çok şey istememiştim ki... Her mumu üflediğimle ailemle birlikte sağlıklı, mutlu nice doğum günleri geçirmek istemiştim ama olmadı. 19 oldum da ne oldu? Geride 365 boş gün kaldı sadece... Şimdi yaşamam gereken bi' 365 gün daha var, belki daha az belki de daha fazla... Yaşıyorum işte, eksiklerimle, acılarımla, olmayan fazlalarımla...
İyi ki doğdum mu ki? Neden doğdum ki? Bugün her gecekinden daha çok hesaplaşma vakti...
Büyümek fikri yoktu aklımda bundan 10 yıl önce
Nereden bilebilirdim hayat zormuş 10 yıl sonra
Sürekli koşar gülerdim ben bundan 10 yıl önce
Ne olacağı bilinmez akar zaman 10 yıl sonra...
İyi ki doğdum mu ki? Neden doğdum ki? Bugün her gecekinden daha çok hesaplaşma vakti...
Büyümek fikri yoktu aklımda bundan 10 yıl önce
Nereden bilebilirdim hayat zormuş 10 yıl sonra
Sürekli koşar gülerdim ben bundan 10 yıl önce
Ne olacağı bilinmez akar zaman 10 yıl sonra...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)