30 Ağustos 2012 Perşembe

Korkma, ben varım...

Her şeye rağmen yanındayım ve tutacağım ellerini. İstersen hiç bırakmam... Yanında bir başkasının olmasını istersen sorun değil, ben beklerim seni. Düştüğünde tutabilmek için... Yeter ki gözlerin gülsün onun yanındayken. Eğer seni terk ederse ben yanında olacağım ve yaralarını saracağım, sen istediğin sürece.

Korkma, ben varım...

Koruyacağım seni tüm kötülüklerden, insanlardan. Elini uzatman yeterli... Hadi, ver elini bana. İncitmeyeceğim seni. Geçmiş, geçmişte kalsın sen gel benimle. Söz sana sileceğim gözyaşlarını ellerimle. İstediğin her sözü verebilirim sana, hiçbirini laf olsun diye söylemem ama merak etme. Benim isteğim sensin, senin iyiliğin... Bak hadi gözlerime.

Korkma, ben varım...

Canını yakanlar kadar güzel cümleler kuramam belki sana, ama kalbimi açarım sonuna kadar, korkmadan... İstediğin kadar geri plana at beni, dedim ya yeterli hayatında olmak. Sadece şimdilik ver elini ve mutlu et beni. Mutluluk, adınla hecelensin dudaklarımdan...

Korkma, ben varım.

Yalnızlığı sil dünyamdan, bunu sadece senin varlığın yapabilir. Güzelleştir dünyamı, bunu yalnız senin ellerin yapabilir. "Bana ne olacak?" deme, korkma. Yanında kalacağım ölünceye dek sevgili.

Korkma, ben varım...

Eğer gidersen ben kalırım bıraktığın yerde. Kalbim gelir peşinden merak etme... Tek bir isteğim var senden sevgili hatıralarını bana bağışlar mısın gitmeden?

"... Ama korkma ben varım, hatıraların en güzel tarafı, onları sizden kimsenin alamayacak olması. Ben varım, sen hatıralardasın artık benim için. Hatırlar benimle, sen benimlesin. Git gidebildiğin yere.

Korkma ben varım, varlığım varlığına armağan."

28 Ağustos 2012 Salı

Ardı ardına içiyordu içkileri, bardağın boş kalmasına hiç müsaade etmiyordu. Barmen sürekli içki doldurmaktan sıkılmış ve şişeyi yanına vermişti. Hoşuna gitmişti bu durum, şişenin içindekinin tükenmesini izlemekten zevk alıyordu "benim gibi tükeniyor işte, önce dağılıyor ve sonra bir başkası tarafından parçaları yutuluyor" diyordu. Yaşadığı tam olarak buydu. Her gün birileri onu dağıtıyor, o toparlanamadan da parçalarını midelerine indiriyorlardı. Düşünceleriyle savaşırken barmen "Müsaadenle abi" dedi ve adamın hiç elini sürmeyeceği kuru yemişi yavaşça bıraktı masaya "benden olsun." dedi, adam sadece kafasını sallayabildi sağ ol anlamında. Cevap vermedi çünkü içindeki zehrin yanlış yere dökülmesini istemiyordu, dokunmayacaktı kuru yemişe çünkü öyle bir gecede sadece içki yakabilirdi boğazını, düşüncelerinin tüm bedenini yaktığı gibi. Telefonu çaldı ama bakmadı. Kimse yanında olmamalıydı bu gece, kimse anlamsız bir şekilde yüzüne bakıp saçma sapan kelimeler sıralamamalıydı. Acı, yalnız yaşanmalıydı ve o yaşıyordu. Hem de iliklerine kadar... Hayatta yalnızca acısını yaşamayı becerebilmiş bir adamdı ve yaşadığını sadece acı çektiği anlarda anlardı. Onun için kimseyi istemezdi yaşadığı anlarda, aldığı her nefes ciğerlerini patlatacak gibi hissettirse de o anın tadına varmaya çalışırdı. Bu gece diğerlerinden daha farklıydı; pişmandı, yalnızdı, acı doluydu. Yirmi altı yıl yaşamış, hemen hemen her şeyi öğrenmişti ama sadece pişmanlık ve acı nedir bilmeden yaşamayı öğrenememişti... Bir kadeh daha doldurdu ve kaldırdı havaya "acılara!" dedi ama kimse duymadı. O yudumladıkça içkiyi acısı da daha fazla yayıldı.

27 Ağustos 2012 Pazartesi

"Seni Seviyorum"

Bazen bir söz duyarsın her şey değişir, farklılaşır. Daha başka görürsün olanları, daha başka hislerle tanışırsın. Sözün sihri sarar tüm bedenini ve tarifi yapılamayacak kadar güzel bir sıcaklık armağan eder sana. Yüzüne dünyanın en tatlı gülümsemesini verir bir de yanında. Bir söz kalıbı siler her şeyi; geçmişi, şüpheleri, korkuları... Cesaret kazandırır sana ve sen de söylersin onunla birlikte "seni seviyorum."

...

Dünyanın en güzel şarkısı 2 kelime 13 harf "seni seviyorum." Her şeyin özeti olur ve sana en güzel hediyeyi bahşeder "seni seviyorum".

...

Birini sevmen için elini tutup gözüne bakman gerekmez, yanında olman gerekmez; mesafeler engel olmaz sevmene. Sevgide matematik olmaz... Bir bakmışsın sevmişsin ve söylersin "ben seni seviyorum."

...

Onu beklemek her şeyi beklemekten güzel hale gelir, her saniye özlersin, düşmeden seni yakalasın ve kurtarsın istersin, seni sarsın istersin ve söylersin "seni seviyorum."

...

2 kelime 13 harf, bazen bir cinayettir. Bazen de mutluluk... Unutulmaya yüz tutmuş şeylerdir. Sen en derinden hatırlar, hissedersin ve daha yüksek sesle söylersin

"Seni Seviyorum."

24 Ağustos 2012 Cuma

Haziran Masalı 2

http://yazarimamacizemem.blogspot.com/2012/08/uyuyordu-kadn-adamsa-yatagn-hemen.html

Uyandı Gönül, Ahmet hala onu izliyordu. Mucize tam anlamıyla karşısında yatıyordu. "Gideceğiz" diye geçiriyordu içinden "Gideceğiz ve her şey masalların bitimindeki gibi olacak, "sonsuza kadar mutlu yaşadılar" diye anılacağız."

 Her şey bir o kadar saçma ve bir o kadar da güzel gelişiyordu Ahmet için, tüm benliğiyle Gönül'e kapılmış sürükleniyordu. "Boğulacaksam da onun akıntısında boğulayım" diyordu. Nasıl sevebilmişti Ahmet bu kadar? Nasıl bağlanabilmişti? Bağlandığı şey Gönül'ün güzelliği miydi? Değildi... Gönül'e bakınca onun görüntüsünden çok daha şeyler görüyordu Ahmet, Gönül'ün gözlerinin kahvesi kadar bir gerçeklik görüyordu. Acı kadar gerçekti Gönül, Ahmet için. Acı kadar gerçek... Bağlanmaktan, terk edilmekten korkan bir adamdı Ahmet, ama bir Haziran gecesi mucizesi yeniden dünyaya getirmişti onu ve aynı Haziran tekrar öldürmüştü. 3 kez ölmüştü ama Eylül, yaprakların canını alırken bir şans daha vermişti Ahmet'e. Şimdi dua ediyordu Ahmet her saniye, şükrediyordu hem Tanrı'ya, hem Eylül'e...

...

Elleri birbirlerine kenetlendi bir süre, öylece kaldılar. Sonra gitme vakti yaklaştı. Birkaç parça eşyası varmış Gönül'ün, annesinden yadigar... Onu almak için eve döndü, Ahmet ise küçük bir çanta hazırlamaya başladı. Para lazımdı gitmeleri için ama çok az parası vardı. O da baba yadigarı saati aldı yanına, satmak için. Gönül için her şeyi yapabilecek bir durumdaydı, gözleri sanki kör olmuş gibi... Sadece Gönül'ü düşünebiliyordu diğer her şey silinmişti sanki, mahalledeki insanlar, Gönül'ün "eski" nişanlısı, hatta aşk ve sevinç dışındaki tüm duygular silinmişti. Terk edeceklerdi Ankara'yı, yeni umutları İstanbul olacaktı... Liseli aşıklar gibi buluştular köşede. Gecenin yerini gündüze bırakacağı vakit her şeyi arkalarında bırakıp uzaklaştılar. Otogara vardıklarında gişeye gittiler "İki bilet, İstanbul'a" dedi Ahmet, sanki dünyanın en güzel sözcükleri dudaklarından dökülmüş gibi gülümsedi, elinde Gönül'ün eli...

Bindiler otobüse, güneş çarpıyordu Gönül'ün yüzüne... Tüm gece uyumamıştı Ahmet ama hala Gönül'den alamıyordu gözlerini, tüm kıvrımlarını ezberliyordu sanki. Sanki güneş ışığı hayat buluyordu Gönül'ün teninde, öyle güzel parlıyordu ki... Senelerce süren yalnızlık en güzel hediyeyi vermişti Ahmet'e şimdi. Nereye gideceklerini ve ne yapacaklarını bilmiyorlardı ama beraberlerdi. Her şey km'ler gibi arkalarında kalıyordu, gidiyorlardı mutluluğa ve kendi hikayeleri için sonsuzluğa. Ölüm kadar bir belirsizlik vardı önlerinde ama tek bir korku yoktu yüreklerinde, yolu benimsemişlerdi ve yavaş yavaş ilerliyorlardı hani demiş ya şair "ben seninle mutsuzluğu da varım" diye onlar da birlikte oldukları sürece mutsuzluğa da vardılar işte.

Öyle böyle bitti 6 saatlik yol ve Ahmet ezberledi Gönül'ün yüzünü, kıvrımlarını. Mutluydu ve düşünmüyordu, düşünmek korkuları da beraberinde getirirdi çünkü. Bu kaçışın ilk gününde korkulara yer yoktu. Bir otele gitmeye karar verdiler ve koyuldular yola, başları dik ve korkmadan yürüyorlardı, sanki tüm dünyaya karşılardı. "Biz buradayız ve seviyoruz" diyorlardı. Her şey ne garip gelişmişti ve gelişiyordu. Bir annenin içinde bebeğin büyümesi kadar garip ve mucizeviydi her şey... Bir otel buldular adı "Umut" ismini sevdiklerinden midir bilmem hemen yerleştiler otele, Gönül baktı Ahmet'e ve heceledi "Bugün geriye kalan hayatımın ilk günü." diye. Uyudular, uyudular, uyudular...

Erkenden uyandı Gönül, giyindi. Oda servisi yoktu otelin, gidip kahvaltılık bir şeyler almak istedi. Ahmet'e not yazdı ve çıktı otelden, 2 sokak arkadaki pastahaneye gitti ve yiyecek bir şeyler aldı. Karşıdan karşıya geçmek için ışıkların oraya geçti ve beklemeye başladı Gönül, yaya için ışık yanınca hemen atladı yola ve sonra acı bir fren sesi duyuldu... Araba çarptı Gönül'e ve yığıldı yere, başına bir sürü insan toplandı ama kimse bir şey yapmadı...

Bunlar olurken uyandı Ahmet ve notu gördü ve biraz bekledi sonra dayanamayıp çıktı odadan, görevliye en yakın pastahaneyi sordu, teşekkür edip ayrıldı otelden. Biraz yürüyünce kalabalığı fark etti ne olduğuna bakmak için araladı kalabalığı ve onu gördü, Gönül'ü... Gözünden birkaç damla yaş süzüldü ve aldı kucağına Gönül'ü, yürümeye başladı herkes şaşkınla bakıyordu onlara ama Ahmet hiçbir şeye aldırmadan yürüyordu. "Kurtaracağım seni Gönül" diyordu sadece... "Seni kurtaracağım".

...

Ama olmadı, kurtaramadı. 5 yıl geçti Gönül'ün ölümünün üzerinden ve 5 yıl boyunca Ahmet 1 gün bile Gönül'ü düşünmeden duramadı. İçkiye sarıldı Gönül'ün yokluğunda, hayallere dalıp onun yanındaymış gibi hissetmek için. Daha çok içti, uyuyup rüyasında onu görebilmek için. Gönül'ün yanına gitmek için çok çalıştı ama yapamadı. 4.kez öldü Ahmet, bir daha toparlanamadı...

Gönül'ün şerefine!

19 Ağustos 2012 Pazar

Haziran Masalı 1



Uyuyordu kadın, adamsa yatağın hemen yanındaki sandalyede oturmuş onu izliyordu. Daha önce çok fazla bu anın hayalini çok kurmuştu adam ama bir felaketin ardından bu şekilde olabileceğini kim bilebilirdi ki?

....

Simsiyah beline kadar gelen saçları, uzun kirpikleri, iri gözleri ve dünyanın en güzel melodisini andıran sesi olan kadını bir Haziran gecesi görmüştü adam. Hem de her şeyini yitirdiğini sandığı anda... Yaşamak için bir sebep aradığı anda vurulmuştu kadına. Takip etmişti onu o gece, evini öğrenmişti. Birkaç gün onu gizliden gizliye izlemiş gün içinde nerelere uğradığını ve ne yaptığını öğrenmişti. Sürekli önünden geçtiği bir dükkan vardı kadının, saat 4 gibi... Günlerce izledi onu, eşsiz gülüşünü beynine kazıdı, gördükçe daha çok bağlandı... Ve bir gün dayanamadı adam başladı dükkanın önünde kadını beklemeye, kadın gelince de düştü peşine. Bir ara sokağa girdiklerinde "Bakar mısınız?" diye seslendi kadına, çıkan sesine kendisi bile şaşırmıştı. "Buyurun?" dedi kadın. Kısa bir tanışmanın ardından kadının adının Gönül olduğunu öğrendi ve en kaba haliyle anlattı duygularını kadına. Hiçbir şey diyemedi Gönül, dudaklarından üç kelime hecelendi zorlukla; "Üzgünüm, ben nişanlıyım." Yıkıldı adam, aşkın yarattığı deprem bir enkaza dönüştürdü onu. İçkiye sarıldı, çünkü içtikçe Gönül'ün o herkesi kıskandıracak gülüşünü görüyordu, yanındaymış gibi tatlı tatlı gülümsüyordu. Sabaha karşı başını yastığa koyduğunda da kulaklarında aynı kelimeler yankılanıyor ve gözüne o an geliyordu "Üzgünüm, ben nişanlıyım."

Yine dayanamıyordu Ahmet, yine 4 gibi dikiliyordu dükkanın önünde, yine Gönül'ü ve yine arkasından bakıyordu. Sonra yine içiyordu, yine Gönül'ü düşünüyordu... Onlarca mektup yazdı Gönül'e ama asla göndermedi... Nasıl gönderebilirdi ki? Aylar birbirini kovaladı ve Eylül geldi. Ahmet'in yüreğindeki yangın hala geçmemişti, sonbahar ağaçları çıplak bırakmak için hazırdı ama Ahmet'in yüreği hala bir Haziran gecesindeydi. Düğün hazırlıkları yapmaya başladığını duydu Gönül'ün, Eylül sonu gibi evlenecekmiş... Bir büyük rakı bitirdi bunu duyduğunda Ahmet, sabaha kadar ağladı. İşlerin ciddiyetinin daha da artması içindeki yangını daha da körüklemişti... Düğün günü geldi çattı, Gönül'ü izlemeye başladı Ahmet. Evde tatlı bir telaş vardı. Sonra Gönül, kuaföre gitmek üzere evden ayrıldı akrabalarıyla. Herkes gülüşüyorken bir Gönül mutsuzdu... Annesi babası olmayan bir kızdı Gönül, Ahmet aklına yalnızca bu ihtimali getiriyordu başka türlü bir üzüntüye dayanamazdı. Saçları yapıldı Gönül'ün o uzun simsiyah saçlarını açık bıraktılar, başına ise papatyadan bir taç yerleştirdiler, herkesi kıskandıracak kadar güzel olmuştu. Sonra 16-17 yaşlarında bir çocuk geldi koşarak kuaföre Gönül'e bir şeyler söyledi, dikkatle izliyordu Ahmet olanları, Gönül'ün öylece olduğu yere çöktüğünü fark etti. Çocuk kuaförden ayrılır ayrılmaz çocuğu kenara çekti ve ne olduğunu sordu aldığı yanıt ise "Abi, Gönül Abla'nın nişanlısı adam öldürmüş polisler götürmüşler". Ahmet öyle bir boşluğa düştü ki ne yapsa bilemedi, içeri gidip Gönül'ü alıp gitmeli miydi? Yoksa hiçbir şey olmamış gibi davranıp evine mi dönmeliydi? Binlerce şey geçiyordu aklından ama hiçbirini uygulayacak hali yoktu. O da Gönül gibi çökmüştü bir köşeye, öylece kalmıştı. Ne yapmalıydı? Gönül çıkınca onu görmesin diye evine gitmeye karar verdi, sahilden yürüdü, martıları izledi, evine vardı. Yine açtı bir büyük ve pikabına 45liklerinden birini yerleştirdi. Gece yarısı olmuştu kapı çaldı. Yalpalayarak gitti kapıya Ahmet, açtı ve karşısındaydı Gönül. İnanamadı Ahmet, "herhalde çok içtim bu da bir rüya" diye geçirdi içinden. "Girebilir miyim?" diye sordu Gönül, "tabi" dedi Ahmet ona göre rüyasında Gönül onunla konuşuyordu ama her şey gerçekti.

İçeri geçtiler, "içer misin?" diye sordu Ahmet rakıyı gösterek "olur" cevabını aldı o esnada hep dua ediyordu her şeyin gerçek olması için... Doldurdu Gönül'ün bardağını içmeye başladılar "Beni dinlemeni istiyorum" dedi Gönül Ahmet'e. "Ama hiç sözümü kesme. Ailemi 10 yaşında trafik kazasında kaybettim. Babaannem ile yaşıyordum onu da 2 sene önce kaybettim. Tek yaşıyorum, kimsem yok. Sadece uzaktan birkaç akrabam var onlarla da büyük bir şey olmadığı sürece görüşmeyiz. Bekir'le yani nişanlımla çocukluktan beri tanırız birbirimizi çocukluğumuzdan beri aşık bana. Bunları neden anlattığımı biraz sonra tüm detaylarıyla öğreneceksin, lütfen şimdi sözümü kesme. Bense Bekir'i hiç sevmedim. Yalnızlığımdan, muhtaçlığımdan nişanlandım onunla babaannem öldüğü zaman. Kimse olmadığı dönemler yanımda o vardı ben de kendimi onunla evlenmeye mecbur gibi hissettim. Sonra sen geldin... Sakın şimdi anlatacaklarımı sakın ama sakın yine yalnızlığımdan yada başka bir şeyden söylüyorum sanma içimi dökebilmem için en iyi an bu. Senin beni fark ettiğin o Haziran gecesi ben de seni fark ettim. Beni izlediğini ve dükkanın önünde beklediğini biliyordum ama hiçbir şey yapamadım, yapamazdım. Bir söz vermiştim ben, dönemezdim. Tüm gerçeklerimle geldim sana, tüm cesaretimle geldim. İstersen beni geri çevirebilirsin, seni anlarım ama söylediklerimde tek bir yalan bile yok." Ne diyeceğini bilemedi Ahmet, gözünden iki damla yaş aktı sadece. Akan yaşlar ayılmasında yardımcı olmuştu, ayağa kalktı ve yanına gitti Gönül'ün "Gerçek yada yalan fark etmez şimdi buradasın ya" dedi ve sıkıca sarıldı ona. Olanların gerçekliğini ve bedeninin sıcaklığını hissetti bedeninde yine dua ediyordu ama bu sefer "Tanrım, lütfen bugün canımı alma" diye...

Sabaha kadar konuştular ne yapacaklarını ve nereye gideceklerini kararlaştırdılar. Her şeyi bırakıp gideceklerdi... Sonra uyudu Gönül, Ahmet ise yatağın hemen yanındaki sandalyeye oturdu ve onu izlemeye başladı. Daha önce çok fazla bu anın hayalini kurmuştu Ahmet ama bir felaketin ardından bu şekilde olabileceğini kim bilebilirdi ki? Yolları belliydi ve yürüyeceklerdi, ta ki ışık olan bir yer bulana dek...


Bir bataklıktayım, etrafım insanlarla sarılmış ama yalnızım. Bana bir dal uzatan bile yok... İki yol var önümde ve ben hangisini seçeceğimi bilmiyorum. İkisinin de sonu aynı aslında, sevinçten yada üzüntüden ağladığımda akan gözyaşının aynı kadar... Debelensem daha çabuk batacağımı biliyorum, debelenmesem her saniye işkence olacak. Sonu hep aynı olmasına rağmen yine de durup düşünüyorum "nereye gideyim, hangisini seçeyim?". İki yol olsa bile bir ihtimaller denizi beynimde, milyonlarca cevapsız soru var. Abartmıyorum... Her yolun sonu karanlık, hissedebiliyorum ama ikisi de aldatıcı bir ışıkla çağırıyor beni ve ben hala aynı soruları soruyorum kendime "nereye gideyim, hangisini seçeyim?". İki yol da hayata ve gerçeklere ulaşmamı sağlayacak, bu hiç değişmez... Sadece biri geç ulaştıracak beni, biri de erken. Hayat eminim sürprizler de hazırlamıştır bana ama hangisinde seveceğim bir sürpriz var bilemiyorum. Tek bildiğim "hepsinin sonu aynı." Debelenmem mi gerekiyor?

15 Ağustos 2012 Çarşamba

Akıl Hastahanesindeki Bir Adamın Güncesi 3

İlaçlara devam ediyorum, mecburiyetten. Her şey siliniyor sanki yavaş yavaş, eksikliğime eksiklik ekleniyor bir şeylerin çoğalmasına rağmen ben yitip gidiyorum. İlaçlar beni aptallaştırıyor. Beni dipten almak yerine dibe doğru bastırıyorlar, bir el var üzerimde çekmiyorlar. Nefes alamıyorum...

Kendi kendime konuşamıyorum artık, bomboş bakıyorum. Ve inanır mısınız, boş kahkahalar atıyorum. Kalbimde bir yangın, boynumda bir zincir var ama ben gülüyorum. Her şeyin bilincindeyim ama hiçbir bok yapamıyorum. O kadar sahte bir şekilde gülüyorum ki ağzımı dikebilsem dikerdim. Katlanamıyorum...

Buraya geldiğimde daha iyi bir adamdım ben, şimdi kötüleşiyorum. Hani benim istemediğim hiçbir şey olmayacaktı? Oluyor işte. Hepinizin amına koyayım!