19 Ağustos 2012 Pazar

Haziran Masalı 1



Uyuyordu kadın, adamsa yatağın hemen yanındaki sandalyede oturmuş onu izliyordu. Daha önce çok fazla bu anın hayalini çok kurmuştu adam ama bir felaketin ardından bu şekilde olabileceğini kim bilebilirdi ki?

....

Simsiyah beline kadar gelen saçları, uzun kirpikleri, iri gözleri ve dünyanın en güzel melodisini andıran sesi olan kadını bir Haziran gecesi görmüştü adam. Hem de her şeyini yitirdiğini sandığı anda... Yaşamak için bir sebep aradığı anda vurulmuştu kadına. Takip etmişti onu o gece, evini öğrenmişti. Birkaç gün onu gizliden gizliye izlemiş gün içinde nerelere uğradığını ve ne yaptığını öğrenmişti. Sürekli önünden geçtiği bir dükkan vardı kadının, saat 4 gibi... Günlerce izledi onu, eşsiz gülüşünü beynine kazıdı, gördükçe daha çok bağlandı... Ve bir gün dayanamadı adam başladı dükkanın önünde kadını beklemeye, kadın gelince de düştü peşine. Bir ara sokağa girdiklerinde "Bakar mısınız?" diye seslendi kadına, çıkan sesine kendisi bile şaşırmıştı. "Buyurun?" dedi kadın. Kısa bir tanışmanın ardından kadının adının Gönül olduğunu öğrendi ve en kaba haliyle anlattı duygularını kadına. Hiçbir şey diyemedi Gönül, dudaklarından üç kelime hecelendi zorlukla; "Üzgünüm, ben nişanlıyım." Yıkıldı adam, aşkın yarattığı deprem bir enkaza dönüştürdü onu. İçkiye sarıldı, çünkü içtikçe Gönül'ün o herkesi kıskandıracak gülüşünü görüyordu, yanındaymış gibi tatlı tatlı gülümsüyordu. Sabaha karşı başını yastığa koyduğunda da kulaklarında aynı kelimeler yankılanıyor ve gözüne o an geliyordu "Üzgünüm, ben nişanlıyım."

Yine dayanamıyordu Ahmet, yine 4 gibi dikiliyordu dükkanın önünde, yine Gönül'ü ve yine arkasından bakıyordu. Sonra yine içiyordu, yine Gönül'ü düşünüyordu... Onlarca mektup yazdı Gönül'e ama asla göndermedi... Nasıl gönderebilirdi ki? Aylar birbirini kovaladı ve Eylül geldi. Ahmet'in yüreğindeki yangın hala geçmemişti, sonbahar ağaçları çıplak bırakmak için hazırdı ama Ahmet'in yüreği hala bir Haziran gecesindeydi. Düğün hazırlıkları yapmaya başladığını duydu Gönül'ün, Eylül sonu gibi evlenecekmiş... Bir büyük rakı bitirdi bunu duyduğunda Ahmet, sabaha kadar ağladı. İşlerin ciddiyetinin daha da artması içindeki yangını daha da körüklemişti... Düğün günü geldi çattı, Gönül'ü izlemeye başladı Ahmet. Evde tatlı bir telaş vardı. Sonra Gönül, kuaföre gitmek üzere evden ayrıldı akrabalarıyla. Herkes gülüşüyorken bir Gönül mutsuzdu... Annesi babası olmayan bir kızdı Gönül, Ahmet aklına yalnızca bu ihtimali getiriyordu başka türlü bir üzüntüye dayanamazdı. Saçları yapıldı Gönül'ün o uzun simsiyah saçlarını açık bıraktılar, başına ise papatyadan bir taç yerleştirdiler, herkesi kıskandıracak kadar güzel olmuştu. Sonra 16-17 yaşlarında bir çocuk geldi koşarak kuaföre Gönül'e bir şeyler söyledi, dikkatle izliyordu Ahmet olanları, Gönül'ün öylece olduğu yere çöktüğünü fark etti. Çocuk kuaförden ayrılır ayrılmaz çocuğu kenara çekti ve ne olduğunu sordu aldığı yanıt ise "Abi, Gönül Abla'nın nişanlısı adam öldürmüş polisler götürmüşler". Ahmet öyle bir boşluğa düştü ki ne yapsa bilemedi, içeri gidip Gönül'ü alıp gitmeli miydi? Yoksa hiçbir şey olmamış gibi davranıp evine mi dönmeliydi? Binlerce şey geçiyordu aklından ama hiçbirini uygulayacak hali yoktu. O da Gönül gibi çökmüştü bir köşeye, öylece kalmıştı. Ne yapmalıydı? Gönül çıkınca onu görmesin diye evine gitmeye karar verdi, sahilden yürüdü, martıları izledi, evine vardı. Yine açtı bir büyük ve pikabına 45liklerinden birini yerleştirdi. Gece yarısı olmuştu kapı çaldı. Yalpalayarak gitti kapıya Ahmet, açtı ve karşısındaydı Gönül. İnanamadı Ahmet, "herhalde çok içtim bu da bir rüya" diye geçirdi içinden. "Girebilir miyim?" diye sordu Gönül, "tabi" dedi Ahmet ona göre rüyasında Gönül onunla konuşuyordu ama her şey gerçekti.

İçeri geçtiler, "içer misin?" diye sordu Ahmet rakıyı gösterek "olur" cevabını aldı o esnada hep dua ediyordu her şeyin gerçek olması için... Doldurdu Gönül'ün bardağını içmeye başladılar "Beni dinlemeni istiyorum" dedi Gönül Ahmet'e. "Ama hiç sözümü kesme. Ailemi 10 yaşında trafik kazasında kaybettim. Babaannem ile yaşıyordum onu da 2 sene önce kaybettim. Tek yaşıyorum, kimsem yok. Sadece uzaktan birkaç akrabam var onlarla da büyük bir şey olmadığı sürece görüşmeyiz. Bekir'le yani nişanlımla çocukluktan beri tanırız birbirimizi çocukluğumuzdan beri aşık bana. Bunları neden anlattığımı biraz sonra tüm detaylarıyla öğreneceksin, lütfen şimdi sözümü kesme. Bense Bekir'i hiç sevmedim. Yalnızlığımdan, muhtaçlığımdan nişanlandım onunla babaannem öldüğü zaman. Kimse olmadığı dönemler yanımda o vardı ben de kendimi onunla evlenmeye mecbur gibi hissettim. Sonra sen geldin... Sakın şimdi anlatacaklarımı sakın ama sakın yine yalnızlığımdan yada başka bir şeyden söylüyorum sanma içimi dökebilmem için en iyi an bu. Senin beni fark ettiğin o Haziran gecesi ben de seni fark ettim. Beni izlediğini ve dükkanın önünde beklediğini biliyordum ama hiçbir şey yapamadım, yapamazdım. Bir söz vermiştim ben, dönemezdim. Tüm gerçeklerimle geldim sana, tüm cesaretimle geldim. İstersen beni geri çevirebilirsin, seni anlarım ama söylediklerimde tek bir yalan bile yok." Ne diyeceğini bilemedi Ahmet, gözünden iki damla yaş aktı sadece. Akan yaşlar ayılmasında yardımcı olmuştu, ayağa kalktı ve yanına gitti Gönül'ün "Gerçek yada yalan fark etmez şimdi buradasın ya" dedi ve sıkıca sarıldı ona. Olanların gerçekliğini ve bedeninin sıcaklığını hissetti bedeninde yine dua ediyordu ama bu sefer "Tanrım, lütfen bugün canımı alma" diye...

Sabaha kadar konuştular ne yapacaklarını ve nereye gideceklerini kararlaştırdılar. Her şeyi bırakıp gideceklerdi... Sonra uyudu Gönül, Ahmet ise yatağın hemen yanındaki sandalyeye oturdu ve onu izlemeye başladı. Daha önce çok fazla bu anın hayalini kurmuştu Ahmet ama bir felaketin ardından bu şekilde olabileceğini kim bilebilirdi ki? Yolları belliydi ve yürüyeceklerdi, ta ki ışık olan bir yer bulana dek...


Bir bataklıktayım, etrafım insanlarla sarılmış ama yalnızım. Bana bir dal uzatan bile yok... İki yol var önümde ve ben hangisini seçeceğimi bilmiyorum. İkisinin de sonu aynı aslında, sevinçten yada üzüntüden ağladığımda akan gözyaşının aynı kadar... Debelensem daha çabuk batacağımı biliyorum, debelenmesem her saniye işkence olacak. Sonu hep aynı olmasına rağmen yine de durup düşünüyorum "nereye gideyim, hangisini seçeyim?". İki yol olsa bile bir ihtimaller denizi beynimde, milyonlarca cevapsız soru var. Abartmıyorum... Her yolun sonu karanlık, hissedebiliyorum ama ikisi de aldatıcı bir ışıkla çağırıyor beni ve ben hala aynı soruları soruyorum kendime "nereye gideyim, hangisini seçeyim?". İki yol da hayata ve gerçeklere ulaşmamı sağlayacak, bu hiç değişmez... Sadece biri geç ulaştıracak beni, biri de erken. Hayat eminim sürprizler de hazırlamıştır bana ama hangisinde seveceğim bir sürpriz var bilemiyorum. Tek bildiğim "hepsinin sonu aynı." Debelenmem mi gerekiyor?

15 Ağustos 2012 Çarşamba

Akıl Hastahanesindeki Bir Adamın Güncesi 3

İlaçlara devam ediyorum, mecburiyetten. Her şey siliniyor sanki yavaş yavaş, eksikliğime eksiklik ekleniyor bir şeylerin çoğalmasına rağmen ben yitip gidiyorum. İlaçlar beni aptallaştırıyor. Beni dipten almak yerine dibe doğru bastırıyorlar, bir el var üzerimde çekmiyorlar. Nefes alamıyorum...

Kendi kendime konuşamıyorum artık, bomboş bakıyorum. Ve inanır mısınız, boş kahkahalar atıyorum. Kalbimde bir yangın, boynumda bir zincir var ama ben gülüyorum. Her şeyin bilincindeyim ama hiçbir bok yapamıyorum. O kadar sahte bir şekilde gülüyorum ki ağzımı dikebilsem dikerdim. Katlanamıyorum...

Buraya geldiğimde daha iyi bir adamdım ben, şimdi kötüleşiyorum. Hani benim istemediğim hiçbir şey olmayacaktı? Oluyor işte. Hepinizin amına koyayım!

Gecenin karanlığında bir asker gibi selam durmuşum yalnızlığımın önünde. Korkusuz ve başı dik bir şekilde. Ölümün nefesini hissediyorum ensemde, her zamankinden daha yakın ama korkmuyorum ikisinden de. Bir evladın ebeveynlerini kucaklaması gibi kucaklıyorum onları gecenin tatlı serinliğinde. Kaçmıyorum... Kaçamıyorum belki de, bilmiyorum... "Bilmiyorum". Ne oldu, ne oluyor, ne olacak bilmiyorum. Yalnızlığın önünde hazır ola geçmiş ve ölümün önünde başımı dik tutabiliyorum sadece. Hiç gelmeyecek emirleri bekliyorum, duruyorum. Usanmadan, şikayet etmeden. İzliyorum etrafı, gidenlere bakıyorum, bazen de beynimdeki fotoğraf albümüne bakıyorum her şey orada işte, beynimde... Oradan yayılıyor kalbime, tüm bedenime. Sonra fısıldamaya başlıyor yalnızlık, konuşuyor benimle. Ona kitleniyorum saatlerce, günlerce, haftalarca... Daha çok giden oluyor ve ben bakıyorum sadece. Dudaklarımı bile kıpırdatamıyorum "güle güle" demek için. Yalnızlığım gülüyor, sinsice ama bir o kadar da güzel bir şekilde. Önümde yalnızlık, arkamda ölüm. Tam ortadayım, hazır ola geçmiş bir şekilde. Yakında biri tamamen geçirecek beni ele...

13 Ağustos 2012 Pazartesi

Mektuplar 1

Merhaba Sevgilim;

İyi misin? Ben değilim, senden uzakta ne kadar iyi olabilirim ki? Yanımda ol istiyorum. Birlikte uyuyup, uyanalım. Benimle uyan da birlikte "merhaba" diyelim tüm saçmalıklara. Birlikte yaşamaya çalışalım günü, dizinde yatayım saçlarımda dolaşsın elin. İçtiğimiz içkiler değil de senin kokun sarhoş etsin beni. Ah sevgilim, ne çok özledim seni... Şen çocukların gülüşlerine benzeyen gülüşünü ve gözlerini... Her şey daha da eksik sen yokken. Gel de tamamlansın, güneş doğsun yeniden.

Gelen sevgilisi için "Ayağını bastın odama, 40 yıllık beton çayır çimen şimdi. ... Hoş geldin kadınım" demiş şair. Onun dediğinden daha güzel şeyler söyleyemeyebilirim sevgilim, şimdiden beni affet. Ama sen gelirsen güneşim doğacak yeniden, bahar gelecek yüreğime. Kuşların cıvıltıları yankılanacak kulaklarımda senin o güzel sesinle birlikte. Çocuklar daha güzel gülecek... İçkimin yanında meze olacak sohbetin ve güzelliğin. Kadehlerimizi tokuşturduğumuzda çıkan ses dünyanın en güzel müziği olacak benim için. Hadi gel sevgilim, bak her şey ne kadar güzel olacak... Sen bana doğru birkaç adım at yeter ki. Ütopyalarda olacak şeyler değil bunlar, senin gelmen demek yaşamın gelmesi demek benim için. Yalvarırım gel. Ölü gibiyim sen yokken, hayalin yetmiyor... Rüyalarda değil de gerçekte yanımda ol sevgilim, yalvarırım gel...

Mektubuma yanıt vermesen de ben yine o rıhtımda olacağım, tam beni bıraktığın yerde. Belki sürpriz yapmak istersin, değil mi sevgilim? Satırlarıma son verirken, seni seviyorum. "Yalvarırım gel"

11 Ağustos 2012 Cumartesi

Sevmiyordu yağmurlu günleri. Öyle bir günde gerçeklerle ilk kez karşılaştığı içindi. Her yağmur yağdığında o saçma anı hatırlıyordu. "Bu yağmurda dışarıda kalma, eve gel" demek için telefona uzandığını ve olayların geliştiğini, saçma bir gülme krizi ardından tüm vücudunu garip bir acı sarmasını ve ağlamasını hatırlıyordu. Sonra hiçbir şey hatırlamadığını... Kendine geldiğinde uzunca bir süre oturup düşündüğünü, sonra üzerine hiçbir şey almadan ayağındaki terliklerle o havada dışarı çıktığını, bankaya gittiğini ve para çekmeye çalıştığını hatırlıyordu. O an yaşadıkları canlandı gözünde.

...

Kaçacaktı, kaçmalıydı. Gerçeklerden, duyduklarından, çevresinden, her şeyden kaçmalıydı. Durmamalıydı orada, nasıl durabilirdi? Üzerindeki incecik şeylerle, terlikleriyle o yağmurun altındaydı ve binlerce soru vardı kafasında. Her yağmur damlası kadar soru ve yerdeki kuruluk oranı kadar cevap vardı zihninde, yani hiç. "Eve gidip eşyalarımı toplayıp mı kaçmalıyım, yoksa hiçbir şey almadan mı?" diye düşündü ilk. Sonra nereye gidebileceğini... Annesinin yanına gitmek istemiyordu; bir bavul, ağlamaktan şişmiş iki göz, üstünün başının hali aklındaki sorular kadar soru duymasına sebep olacaktı. Arkadaşına gitmek geldi aklına ve tekrar acı bir şekilde gülerek "arkadaşım mı var sanki" dedi. Gidecek bir yeri, yapacak bir şeyi yoktu. Elindeki bankadan çektiği paralara baktı bi' otelde kalmaya yetecek kadar değildi, sadece taksi parasına yeterdi. Eve dönüp tüm kapıları, pencereleri kapamayı ve hiçbir ışığı açmamayı düşündü. Daha sonra bu fikri benimsedi ve gidip kendini eve kitledi. Yine oradaydı işte, o "hapishanede". Dünyanın en güvenli hapishanesindeydi belki de. Duyduklarının ve yaşadıklarının çok büyük bir kabusun ürünü olduğunu düşünmek istiyordu. Yağmurla birlikte bitsin, sabah gün doğunca da güneşin yerdeki suları kurutmasıyla tüm zihni temizlesin hiçbir şey hatırlamasın istiyordu. Asla gerçekleşmeyecek şeyleri istiyordu yani... Üzerindekileri değiştirme zahmetinde bulunmadan bir köşeye çöktü, kahküllerinden gözlerine doğru yağmur suları damlayıp gözyaşlarına karışıyordu. Hayatında ilk kez güvendiği adam tarafından aldatılmıştı. Tam her şeyini kaybettiğini düşündüğü anda karşısına çıkan ve onu hayata bağlayan adam başka birini tercih etmişti. Nasıl iğrenç bir şeye alet olduğunu düşünüyordu. Yanakları alev alev, elleri ise buz gibiydi. İçindeki fırtına yüzünden bedeni kendiyle çelişmeye başlamıştı. Korkuyordu... En tatlı rüyadan en acı kabusa adım atmıştı ve bu çok erken olmuştu hazır değildi böyle bir şey yaşamaya. Tanıştıkları an geldi aklına. Bir köşede tek başına dururken onu görüşünü ve vuruluşunu... O gece üzerinde olan kırmızı elbisesinin kendine ne kadar yakıştığını hatırladı ve o an sevgilisini aradığında duyduğu o kadının iğrenç sesi yankılandı kulaklarında. Bir şeylerden almalıydı hıncını ve bu elbise olacaktı. Odasına gitti makası buldu ve dolabını açtı her şeyi sanki başına o elbise açmış gibi almaya başladı hıncını, her makas darbesi daha çok ağlamasına ve deminden beri boğazında düğüm yaratan çığlıkların açığa çıkmasına sebep oldu. En sevdiği oyuncağını yitirmiş bir çocuk gibi ağlıyor, bağırıyor ve dövünüyordu. İçindeki yangının iliklerine kadar yayılmasına tanık oluyordu. Sonra 1 hafta önce aldığı gelinliği çarptı gözüne dolaptan ilk geçmişten almıştı intikamını ve şimdi de şuandan ve gelecekten almalıydı, 1 saniye bile düşünmeden parçaladı gelinliğini... Şimdi daha da karanlıktaydı, boğuluyordu ve çıkış yolu aramıyordu. Karanlık onu yutsun istiyordu. Rüyasından erken uyanmıştı ve kabustaydı elinden gelen en iyi şey boğulmaktı... Kendini, kendi içinde öldürmüştü o gece ve söz vermişti kendine " yeniden doğacaktı ". Acılarla birleşip yeniden doğacaktı...

...

Doğmuştu da, bir acı öldürmüştü onu ve bir acı yeniden doğurmuştu. O günden beri bambaşka biri olmuştu. Yağmura olan nefretinden dolayı bir süre ağladı ve sonunda sustu, hiçbir şey olmamış gibi, tıpkı bir çocuğa sarılır gibi yine onu doğuran acılara sarıldı ve sustu...

...

Bir gidiş öldürmüştü onu ve bir gidiş doğurmuştu onu, acılarıyla birlikte ölüp acılarıyla birlikte doğmuştu...

10 Ağustos 2012 Cuma

Tüm eşyalarını doldurmaya başladı valize büyük bir hızla. Kaçacaktı, bu sefer yapacaktı. Renklerin solduğu yerden kaçacaktı, gölgelerin onu takip etmesine izin vermeyecekti. Telefonunu attı yatağın üzerine, çantasını aldı ve dışarı çıktı. Bindi arabasına, çalıştırdı. Hız yapmayı sevmezdi ama şimdi birinden kaçarcasına basıyordu gaza. Kaçıyordu zaten, tüm yalanlardan, sahte çevresinden, gölgelerden... Saçma bir rahatlık kaplıyordu bedenini her km'yi arkasında bıraktıkça. Maskelerini bir bir fırlatıyordu yol kenarlarına. Simsiyah gökyüzünde parlayan yıldızlar gibi parlıyordu gözleri, ağlıyordu. Sevinçten... Hem de ilk kez. Kaçtığı için seviniyordu. Gecenin içinde bilinmezliğe yol aldığı için, hayatı boyunca ilk kez bu kadar cesur olduğu için, ilaçları geride bıraktığı için, kanını emen vampirlerden kaçtığı için, sahteliğinden kaçtığı için seviniyordu. Hiçbir şey eskisi gibi değildi ve olmayacaktı. Bir anılarını bırakamıyordu geride ama o da çok önemli değildi, hiçbir şeyi unutmak istemiyordu çünkü. Unutursa anlamı kalmazdı gidişinin. Yaşadığı süre boyunca bir kabusun içindeymiş gibi yaşadı ve şimdi uyanmaya başlıyordu, uyandığında hiç unutmayacağı bir kabusa ve bambaşka bir kişiliğe sahip olacaktı. İnanıyordu bunlara, gecenin siyah olduğuna inandığı kadar. Ağzında susmanın vermiş olduğu o garip ama bir o kadar da güzel tat, gözlerinde yaşlar, bedeninde ise tanımlayamadığı duygular vardı. Ruhu ilk kez serbestti ve ilk kez ruhu bedenini değil de, bedeni ruhunu izliyordu. İlk kez özgürdü ve kaçıyordu. "Aydınlığa doğru". Yolun sonu karanlık olsa da yine de onun için aydınlık olacaktı dedim ya bedeni izliyordu ruhunu... Her şeyi göze almış bir kadın vardı o gece arabada, en sevdiği oyuncağını kaybetmiş gibi ağlayan o küçük kız gitmişti. Ardında bıraktığı km'ler onu değiştirmişti ve daha da değişecekti. Ta ki gecenin karanlığında son nefesini verene dek...