30 Haziran 2012 Cumartesi


* Şerefe sevgilim...

Bak bu yokluğunda bitirdiğim kaçıncı kadeh, kaçıncı şişe... Yalnızlığımı bastırmak adına şişeyle tokuşturuyorum kadehimi. Bu kadeh bitince de gelmeyeceksin değil mi? Neyse, mutluluğuna kaldırıyorum o zaman bu sefer de kadehimi, sağlığına sevgilim... Sen yoksun belki şuan ama sanki varlığın karşımdaki şişenin içerisinde. Seni bulmak için dolduruyorum kadehimi, bulamadıkça bir kadeh daha, sonra başka bir kadeh... Şişe bitince bana benziyor sanki. Hiçbir özelliği kalmamış, bitmiş, boş... Ben en başından beri böyle miydim senin için sevgilim? Neydim ben, neyim? Dibinde 1-2 damla içki kalmış çöpün yanında atılmayı beklenen içki şişen mi, yoksa yolunun üzerindeki bir durak mı? Bunun için mi gittin sevgilim? Bak, hala buradayım, hala seni arıyorum şişelerde. Şerefe sevgilim! 

24 Haziran 2012 Pazar



Biraz yanımda kalabilir misin? Sakinleşmem, düşüncelerimi beynimden uzaklaştırmam ve sana senin yokluğunu anlatmam lazım. Sen yanımda olmayınca her şey daha da berbat ve katlanılmaz oluyor. Yüzümü güldürdüğün, yüzünü güldürdüğüm anlara geri dönebilir miyiz dersin? Bak, ben hala aynı hissediyorum seni gördüğümde. Hala ellerimizin birleşeceği anı hayal ediyorum... İlk konuşmamızdan beri aklımda hep bu var, sana daha önce bunu söylememiştim değil mi? Neyse işte. İlk konuştuğumuz zaman sanki daha önce başkalarına yüklediğim ayrı ayrı anlamlar sende birleşmişti... Bir yapboz tamamlanmıştı sanki, dünyanın en güzel yapbozu. Yüzümdeki eşsiz gülümsemeye, birkaç güzel cümlenle yanaklarımın kızarmasına sebep olmuştun. Sanki çok uzun zaman geçmiş üzerinden, şimdi yaşananlar öncekileri bastırmış... Geçmişten çok hayallerden konuşurduk biz, hayallerimizi konuşurduk. O konuştuğumuz an ve hayallerimiz olurdu sadece bizim için "Geçmişte kalmak yok" derdik. Geçen dakikaların farkında değildik... Her geçen dakikanın seni benden uzaklaştıracağını aklıma getirmezdim, seni kaybetmekten çok korkuyordum evet ama senin sözlerin korkularımı bastırıyordu. Yanında cesurdum ben, her şeyle başa çıkabilirmişim gibi hissederdim ama bak şimdi yokluğunla başa çıkamıyorum. Sürekli birbirimizi düşündüğümüz, aynı şeyleri hissettiğimiz, konuşmadan birbirimize aynı şeyleri hissettirdiğimiz zamanları hatırlıyor musun? Ben hala seni düşünüyorum ama hissettiklerimiz ve hissettirdiğimiz şeyler aynı değil. Yapboz bozuldu bak, her parça başka bir yerde bazı parçalarsa kayıp... Kayıpları telafi edemesek de diğer parçaları bir araya getiremez miyiz? Kayıp parçaları hayallerimizde tamamlarız, yine dünyanın en güzel yapbozu olur. Kayıp parçalarınla bile dünyanın en güzel yapbozu olursun benim için. Olmaz mı? "Sen benim ihtiyaç duyduğum her şeysin. Canım yanıyor. Biraz şefkat göster."

22 Haziran 2012 Cuma

19 oldum da ne oldu?

Güzel yanları var doğum günlerinin, en az kötü yanları olduğu kadar. Birinin içten bir şekilde "iyi ki doğdun" demesi her zaman en güzel hediye oldu benim için en zor anlarımda gözlerimin içini güldürdü. Böyle günlerde inatla gülümseyebilmek önemli onca gidenlere ve eksiklere rağmen... Her yeni yaşım benden çok şey götürüyor. Masumluğumu, içtenliğimi, gülüşümün güzel olduğu anları, sevdiğim insanları... Güzel şeyler hep geride kalıyor. Şimdi beni bekleyen daha fazla sorumluluk, daha fazla zorluk, daha fazla cevap aramamı gerektirecek sorular ve içimde daha da büyüyecek bir boşluk var. "Oysa çocukken öyle miydi?" diye soruyorum kendime her doğum günümde. Sorumluluklarım yoktu, tek derdim dönemin o büyük bebeklerinden bende olmamasıydı. Saftım, masumdum... Kötü yanları da vardı ama en azından beraberdik, dışarıdan bakılınca çok hoş bir aileydik. Sadece dışarıdan bakınca ama... Annem hep bir pasta alırdı bana süsleyip dolaba koyardık birlikte. Babamı beklerdik. O gelmeden kesmek istemezdim pastamı. Bazen çok geç gelirdi o gelene kadar pasta kesilmiş, içimden küçük bir parça eksilmiş ve uykuya dalmış olurdum. Hatırlayabildiğim çok az şey var bi' çocukluktan beri aramızda örülen duvarı çok iyi hatırlayabiliyorum, bi' de dışarıdayken herkesin yanında "kızım benim canım ya" deyip evde hiç öyle sözler kurmadığını... Bana hiç içten sarılıp "iyi ki doğdun kızım" dediğini hatırlamıyorum mesela. Elinde bir bebekle geldiğini hatırlamıyorum, başucuma bir çiçek bıraktığını hatırlamıyorum. Ben çok şey istememiştim ki... Her mumu üflediğimle ailemle birlikte sağlıklı, mutlu nice doğum günleri geçirmek istemiştim ama olmadı. 19 oldum da ne oldu? Geride 365 boş gün kaldı sadece... Şimdi yaşamam gereken bi' 365 gün daha var, belki daha az belki de daha fazla... Yaşıyorum işte, eksiklerimle, acılarımla, olmayan fazlalarımla...

İyi ki doğdum mu ki? Neden doğdum ki? Bugün her gecekinden daha çok hesaplaşma vakti...

Büyümek fikri yoktu aklımda bundan 10 yıl önce
Nereden bilebilirdim hayat zormuş 10 yıl sonra
Sürekli koşar gülerdim ben bundan 10 yıl önce
Ne olacağı bilinmez akar zaman 10 yıl sonra...

19 Haziran 2012 Salı

Kendime söz vermemiş olsaydım eğer şuan ilk sigaraya sarılırdım. Şarkılarıma o kadar güzel eşlik ederdi ki dumanıyla... Sanki yoldaş gibiydi. Ama o da geçiciydi işte. Her şey gibi. Hayat gibi. İnsan bir konuyu nerelerden nerelere taşıyabiliyor değil mi? Bugün benim için anlamsız bir gün. Diğer günlerden çok daha anlamsız hatta. Elimde olsa bugünü atardım takvimden, böyle bir gün olmasına hiç izin vermezdim. Keşke yapabilseydim... Her geçen saniyede siz hiç sol yanınızdan bir şey kaybettiğinizi hissettiniz mi? Umarım hissetmezsiniz, çünkü berbat bir şey bu. Sığınacak hiçbir şeyim yok artık benim. Bunun için sarılıyorum yazmaya ve acılarıma.

17.06.2012

(Bazı yazılar ilk yazıldığı an yayınlanamaz.)
Korkuyorum. Yara almaktan... Gerçekten değil de mecazen düşmekten... Keşke hep gerçekten düşsek. Hani şu "düşünce sadece dizimiz kanasa" olayı var ya, heh aynen öyle işte keşke dizim kanasa. Aldığım her nefesin acıtmasından çok daha tatlı bir acı o. Çok sevdiğim mevsimin hiçbir şey ifade etmeyecek günlerin gelmesinden korkuyorum. Yaklaşık 1.5 yıldır kendimi herkese kapattım. Zorunda olmadıkça ne evden çıkıyorum, ne birileriyle görüşüyorum. Kendimi dinliyorum sadece. Neler yapabileceğimi düşünüyorum. Babamın haklı çıkmasından korkuyorum. Hayatım boyunca unutamayacağım o sözü söylediğinden beri haklı çıkmasından çok korkuyorum. Birilerini sığınacağım bir liman olarak görmek istemiyorum. Çünkü ne zaman öyle bir hataya kapılsam o limanda hep bir şeyler oluyor, her şey başıma yıkılıyor. Enkazın altında yalnız kalmaktan korkuyorum. Normalde yalnız kalınca zor da olsa her şeyin üstesinden gelebiliyor insan ama bir enkazın altında yalnız kalmak, hele yaralı bir halde yalnız kalmak; ölüm gibi... Sürekli endişe, sürekli gözyaşı, sürekli bilinmezlik... "Biri gelecek mi, sesimi duyacak mı, beni buradan çıkarabilecek mi, eskisi gibi olabilir miyim, hayata devam edebilir miyim?" Bu sorularla hep o üçgenin içinde olmak ölüm gibi... Bir süre sonra "gibi" bölümünden vazgeçip artık bitse diye dua etmeye başlıyorsun. Ölümü arzuluyorsun. Elinden hiçbir şey gelmiyor öylece bekliyorsun. Ta ki duan kabul olana kadar... İşte ben bunları yaşamaktan çok korkuyorum.

17 Haziran 2012 Pazar

Bir şeyler anlatmak istiyor ama anlatamıyordu. Bir konuşmaya başlasa sözcükler akıp gidecekti dudaklarından, rahatlayacaktı. Belki gözleri de yardım edecekti rahatlamasına dudaklarından akıp gidecek sözlerle beraber yaşlarını akıtarak... Konuşmaktan korkuyordu aslında. Duygularını hep saklamaya çalışan biriydi o. Böyle anlarda kendini evine kapatır en sevdiği şarkısını açar ve sigarasını yakıp; olanları, olmuşları ve olmayacakları düşünürdü. Bir süre sonra öyle bir dalardı ki bu düşüncelere o çok sevdiği şarkıyı bile duyamaz olurdu. Sigarasından çektiği her an daha da boğulurdu düşüncelerinde. Her gün birbirinden farklı maskelerle karışırdı insanların içine, sadece kendini eve kapattığı anlarda "kendi" olurdu. Maskenin ağırlığından kurtulur bu sefer de düşüncelerinin ağırlığı ile kucaklaşırdı. Düşüncelerle savaşmak dışarıda maskesi ile gezmekten daha çok zordu onun için. Geçmişten ve gerçekleşecek olanlardan çok olamayacaklara takılıyordu her defasında, canı yanıyordu. Gideni geri döndürememesi canını çok yakıyordu. Bazen bitişlerin ardından kazançları da olmuştu ama gidenin yeri hiç dolmamıştı. Nasıl dolabilirdi ki? Kim giden gibi olurdu ki? Hem çok sevdiği Tanrı istemişti o giden kişinin hayatı boyunca silinmeyecek, yeri doldurulamayacak biri olmasını. Hep ütopyalarına hapsetti giden sevdiklerini, en çok da onu tabi ki. Ütopyalarında hep mutluydu onlarla, orada "mutluluk geçici" sözü yoktu. Gözlerini kapattı ve onu düşledi. Sadece onu. Uyku numarası yaptığı anlarda gelip nasıl öptüğünü, formalarını nasıl aldığını düşündü. Yine üzerindeydi ondan aldığı forma kokusu yoktu üzerinde ama onu hissettiriyordu. İster istemez eli fotoğraf albümüne gitti. Defalarca yakmayı denemişti ama yapamamıştı. Yapsa daha da pişman olacaktı çünkü. Hem hatırladığı anılarında hiç öyle fotoğraflardaki gibi gülmemişti. O zamanlar ne kadar da mutlu görünüyormuş oysa ki... "Mutluluk geçici, anılarsa bazen en büyük acıların diğer ismi" diye söylendi tekrar. Mutluluk yoktu, huzur yoktu, kazanç yoktu... Maskeler, anlık kahkahalar vardı, yorgunluk vardı, tükenmişlik hissi, dibe batmışlık durumlar vardı... Saat daha çok erkendi ama umurunda değildi. Yavaşça kalktı ve yatağına ilerledi belki güzel rüyalar, mutlu olduğum anlar görürüm diye dua ederek uyumaya, rüyalarına sarılmaya gitti.

16 Haziran 2012 Cumartesi

Hep gidenlerin arkasından bakmak zorunda mıyız? Sorsan kimse acı çektirmeyi sevmiyor. Hayat ne kadar zor şartlar çıkarsa da karşımıza kimse kötü olmak istemiyor. Sorsan kimse bencil değil... Ne kadar garip değil mi? Söylenilen ile yapılanlar arasında uçurumlar olması. Sanki biri zorla yaptırıyor bütün her şeyi. Kimin yüzüne söylesek olanları "Ben böyle olsun istememiştim" diyor. Sanki o yapmamış gibi, sanki hiç düşünmemiş gibi, sanki biri kafasına silah dayamış gibi. Verilen sözler unutuluyor, hatıralar hafızanın en karanlık bölümüne atılıyor... Sonra bir bakmışsın senin yerini bir başkası almış, aynı sözler ona verilmiş, gün içinde o kişiyle konuştuğu şeyler yüzünde bir gülümsemeye sebebiyet vermiş, sen hiç olmamışsın gibi... O anlarda daha çok anlıyorsun işte "asla gitmeyecek" dediğin kişilerin sen doğru düzgün olanların farkına varamadan senden kaçıp gittiğini. İşte o zaman sözler vermeye başlıyorsun "bir daha kimseye güvenmeyeceğim, kimseyi sahiplenmeyeceğim" diye kendine. Ama tutamıyorsun sözleri içinde bir kara delik oluşmuş oluyor çünkü. Her yıkılışında, her acını reddettiğinde büyüyen bir kara delik. Acına sarılman gerekiyor, korkuyor musun? Korkma, sarıl hadi ona. Hisset. Hissedebildiğin her an için de sevin... Boş sözler vermeyi kes artık, acını hissettiğin için sevin.